"Yaşadığımız musibeti algılamaya musibetin bir parçası dahi yetiyorken, onun tamamını algılamaya neden çalışırız? Araba nın farı, vadideki karanlığın belki de milyonda birini aydınlatır ama arabanın ilerlemesi için bu yeterlidir. İlerlemek için bütün vadiyi aydınlatmaya çalışmak yerine, yalnız arabanın önündeki karanlıkla uğraşmak elbette daha ekonomik ve daha etkilidir. Kederinin yalnızca ilerlemeye vesile olacak kısmını çözmeye çalışan insan, ihtiyaç duyduğu gücün önceden kendisine verilmiş olduğunu fark edecektir.
Birleştirerek algılamak da ilahi bir lütuftur. Elimizdeki kalemi atom altı dünyasıyla birlikte bütün detaylarıyla görüyor olsaydık, bir harf dahi yazamazdık. Bir ormana bakarken tek tek bütün ağaçları görüyor olmak, nasıl bir azap olurdu? Bir kumsala baktığımızda, kum taneleri, kumsal bütünlüğü içerisinde değil, birer birer kum taneleri şeklinde algılanıyor olsaydı, kimse kumsala yaklaşmazdı. Denizi damlalar halinde, dağı kayalar halinde, ışığı
fotonlar halinde görmeyip, birer bütünlük olarak algılamamız ne büyük nimettir. Hele karşı mızdaki insanları bir bütünlük içerisinde değil de, organlar, hücreler ve parçalar halinde algılıyor olsaydık, kimse kimseye korkudan yaklaşamazdı. Algıda bütünleme nimeti bahşedilen insanoğlu, gider de yaşadığı musibeti parçalarına, atomlarına, organlarına, detaylarına ayırmaya çalışarak, çekilebilecek basit bir kederi, kaldıramayacağı büyüklüklere ulaştırır."