Duvardaki saatin tıkırtısı, kadının göğüs kafesine inen bir balyoz gibiydi. Odaya sinmiş o ağır, o hiçbir yere gitmeyen koku: Taze demlenmiş çay ve binlerce söylenmemiş kelime..
Adam koltukta oturuyordu. Gazetesini katladı, sehpanın üzerine bıraktı. Göz ucuyla kadına baktı. Kadın orada, pencerenin kenarında, sanki bir boşluğun nöbetini tutuyordu. Adamın ona söylemediği her şey, adamın tırnak diplerinde, bakışlarının o kaçamak köşelerinde saklıydı. Kadın o saklı olanları, adamın henüz kendine bile itiraf etmediği o "sorulmamış gerçekleri" çıplak elleriyle tutuyordu. Ellerinden kan damlıyordu ama adam sadece "çay bitti mi?" dedi..
İşte buydu. Aşk, adamın o biten çayında, kadının ise o çayı doldururken titremeyen elindeydi..
Kadın, adamın her bencilliğini birer birer yuttu. Boğazında biriken o koca taş yığınını kimse görmedi. Adam, kadına yalan söylememiş olmanın verdiği o rahat uykulara dalarken; kadın, adamın dürüstlük sandığı o uçurumun kenarında, rüzgarda tek başına bekledi. Adam sustu, kadın bu suskunluğun her santimetresini adanmışlığıyla ördü..
Bir gece, sadece bir gece, kadın aynaya baktı. Aynada bir yüz yoktu. Adamın tükettiği, adamın "nasılsa orada" diyerek üstüne bastığı bir gölge vardı sadece. O gece kadın, adamın mışıl mışıl uyuduğu o odaya son kez girdi. Adamın üzerine yorganı örttü. Bu, bir annenin çocuğuna değil, bir kurbanın celladına gösterdiği o son korkunç merhametti..
Kapının mandalını yavaşça indirdi.Gıcırtı bile çıkmadı. Çünkü bu evde her şey, gerçek olan her şey çoktan ölmüştü.
Sokak lambasının çiğ ışığı altına çıktığında, içindeki o devasa boşlukla bir başına kaldı. Arkasındaki pencerede ışık yanmadı. Adam uyanmadı. Adam sormadı. Ve sormadığı için, kadının gidişi de adam için asla bir "gerçek" olmadı.
Sokak lambasının o hastalıklı sarı