Dünyanın renkleri değişti onlar ilerledikçe, dünyanın sesleri, sessizlikleri değişti, şekilleri sonra , kapıları, kapılarından girip çıkanları değişti, güzellikleri, çirkinlikleri değişti, hatta bütün bunlarla ve daha başka şeylerle birlikte mesafeleri ,boşlukları ve bu mesafelerle bu boşluklar da gezinen kokuları da değişti.
"Bu devlet" dedi, devlet derken içinden derin bir saygı geçti, "Türk'ü, Ermeni'si, Rum'u, Arnavut'u, Arap'ı, Yahudi'si daha bilmem kimiyle, yetmiş iki milletiyle asırlarca gül gibi geçinip gitti. Milleti bilirdi Osmanlı ama milliyetçiliği bilmezdi. Farklı milletler bir arada fakat birbirine dönüşmeden yaşardı onda. Benzeyecekleri değilse de bütünleşecekleri tek şey Osmanlı kimliğiydi. Kendileri olarak, dillerini, dinlerini ve kültürlerini muhafaza ederek Osmanlı olmuşlardı. Ama Osmanlılık söz konusu olduğunda bu farklılıklarında bir anlamı kalmazdı. O zamanlar, Osmanlı olmak Rum olmaktan önce gelirdi ve Rum olmak Arnavut olmaktan, o da Türk olmaktan farklı değildi. Devlete hizmet ettikleri müddetçe kim olduklarının önemi yoktu, İslam bile devlet kademelerinde yükselmek için şart değildi. Ama ne zaman ki Rum'un Rumluğu, Ermeni'nin Ermeniliği, Yunan'ın Yunanlığı Osmanlı olmanın önüne geçti, o zaman bütün dengeler bozuldu."
O halde ben de şu vecizeyi bırakıyorum: Lgitur quī dēsīderat pācem, præparet bellum. (Barışı arzulayan kimse savaşa hazır olsun.) Realist teorinin bel kemiğidir.