Yıllar boyunca insanların hislerini saklamakta da en az onları kontrol etmekte olduğu kadar zorlandığını öğrenmişti. Ve onun gerçeği algılamasına izin veren de yaradılıştan gelen “bu kontrol eksikliğiydi. Çünkü Elijah, çoğu kişinin kabullenmeyi reddettiği bir gerçeği kalpten kabullenmişti: Kişinin asıl efendisi zihni değil bedeniydi.
Schopenhauer ne demişti?
Der Mensch kann was er will; er kann aber nicht wollen was er will.
Kişi istediğini yapabilir; ama ne isteyeceğini isteyemez.
Bizim için bir arada olmak hem yalnızlığın özgürlüğünü hem de beraberliğin neşesini bulmak demektir… Birbirimizle konuşmak yalnızca yüksek sesle düşünmek gibi geliyor bize.
Aylardır nasıl karanlık, sıkıcı, umutsuz bir yaşam sürdüğümü kim anlayabilir? Yapacak işim yok. Beklediğim bir şey yok. Geceler gündüzden, gündüzler geceden farksız. Yalnız ateş söndüğü zamanlar üşüyorum, yemek yemeyi unuttuğum zamanlar açlık duyuyorum. Sonra, dinmez bir acı. Jane’ime yeniden kavuşabilmek için çılgınlığa varan bir özlem. Evet, onun yokluğu gözlerimin yokluğundan daha çok koyuyordu bana...
Onun yanındayken davranışlarımı kollayıp sözlerimi tartmak, coşkunluğumu, sevincimi baskı altında tutmak zoru yoktu. Onun yanında ben, benim yanımda o, tam anlamıyla yaşıyorduk. Efendimin gözleri görmediği halde yüzü gülümsüyor, sevinçten parlıyor, çizgileri yumuşayıp tatlılaşıyordu.