insanın başka bir insanın varlığıyla geçirdiği içsel dönüşümün hikâyesi oluyor. Kitap yüzeyde bir adam ile bir kadının yakınlaşmasını anlatıyor gibi görünse de, derinlere inildiğinde aslında bir ilişkinin nasıl başladığından çok, bir insanın başka bir insanı hayatına aldıktan sonra kendi içinde nelerin değiştiğini anlatıyor.
Romanın merkezinde Adam ve Kadın var; fakat yazar onları yalnızca karakter olarak bırakmıyor. Bir noktadan sonra onlar Oasis ve Lapis'e dönüşüyorlar. Su ve taş, hareket ve durağanlık, sıcaklık ve soğukluk gibi birbirine zıt görünen unsurların bir araya gelişini izliyoruz. Bu yüzden kitap boyunca gezegenler, frekanslar, yörüngeler, titreşimler ve döngüler üzerinden kurulan anlatım aslında bilimkurgu yapmak için değil; iki insanın birbirine yaklaşırken yaşadığı ruhsal süreci görünür kılmak için kullanılıyor.
Olay örgüsünün derinine indiğimizde, kitabın temel çatışmasının "birbirlerini sevip sevmeyecekleri" olmadığını görüyoruz. Asıl çatışma, Adam'ın kendi içinde yaşadığı dönüşüm. Başlangıçta hayatını belirli kurallar içinde yaşayan, duygularını kontrol altında tuttuğunu düşünen bir insan varken; zamanla Kadın'ın varlığı onun zihninde, düşüncelerinde ve günlük yaşamında beklediğinden çok daha büyük bir yer kaplamaya başlıyor. Bir mesaj, bir kelime, bir yanlış anlaşılma, bir özür, bir bakış ya da geçmişe ait bir anı bile Adam'ın içinde büyük dalgalanmalar yaratıyor. İşte kitap tam da bu noktada ilginçleşiyor. Çünkü yazar, aşkı dışarıda yaşanan bir olay gibi değil, insanın içinde gerçekleşen bir deprem gibi anlatıyor. Adam artık yalnızca Kadın'ı düşünmüyor; Kadın onun zihninin bir parçasına dönüşüyor. Çocukluk anılarında, yürüdüğü sokaklarda, okuduğu kitaplarda, duyduğu seslerde, hatta kendi benliğini sorguladığı anlarda bile Kadın'ın izi bulunuyor. Bu