Bazen hayat öyle sert vuruyor ki insan yere çakıldığını hissediyor. Yürüdüğün yol bir anda bitiyor, altındaki zemin kayıyor ve sen düşüyorsun. Ben de düştüm; öyle anlar yaşadım ki “bir daha kalkamam” dedim. Ama zamanla fark ettim ki o düşüşler, beni toprağa gömmek için değil, köklerimi derinlere salabilmem içinmiş. Çünkü insan, yere ne kadar yakınsa, aslında göğe o kadar yaklaşıyor.
Düşmek bana, kendimden kaçamayacağımı öğretti. Yalnız kaldığım gecelerde kalbimden geçenleri, geçmişin izlerini, sustuklarımı tek tek yüzeye çıkardı. O anlarda düşündüm; belki de hayat, beni kırmak için değil, kendi özümü bulmam için dibe gönderiyordu. Çünkü her kırılışta, içimde başka bir dayanıklılık doğdu. Sanki toprağa çakıldıkça, gövdem daha sağlam bir ağaca dönüşüyordu.
Bir gün, geçmişteki kayıplarımı hatırlarken fark ettim: O acılar, köklerimdi. Ne kadar derine gittilerse, ben o kadar sağlam kaldım. Yıkıldığım yerden tekrar kalktıkça, aslında daha yüksek bir noktaya ulaştım. Ve evet, acı geçmedi, izler silinmedi ama onların üzerine büyüyen ben, bambaşka bir insana dönüştüm.
Şimdi biliyorum Düşmek aslında bir son değil, yeniden doğuşun başlangıcı. Çünkü her çakılış, içindeki özü bulmaya davet ediyor insanı. Ve köklerin derinleştikçe, göğe uzanacak gücün artıyor. Benim düşüşlerim bana tam da bunu öğretti Yıkıldım, kırıldım, ama her seferinde toprağın derinlerinden göğe doğru yükselmeyi öğrendim.