Yaşamın içinden hızla akıp geçtiğim zamanlarda fark ettim ki aslında hiçbir yere yetişemiyordum. Saatler, günler, haftalar hızla önümden kayıyor ama ben hâlâ içimde bir eksiklik hissediyordum. Ne yaptığım işin, ne kurduğum ilişkilerin, ne de koşturmacaların tadını çıkarabiliyordum. Sanki hep ileriye bakıyordum ama hiç gerçekten orada değildim. İşte Kemal Sayar’ın Yavaşla kitabı, bana bunun adını koydu: “Hızlanarak yaşarken hayatı kaçırıyorsun.”
Modern dünyanın en büyük yalanlarından birini gösterdi: Ne kadar hızlı olursan, o kadar başarılı olursun. Oysa hızın içinde insanın ruhu eziliyor, kalbi köşelere sıkışıyor, nefesi daralıyor. Bazen bir kahvenin kokusunu duymadan içiyoruz, bir dostun gözlerine bakmadan konuşuyoruz, bir şehrin sokaklarında yürürken gerçekten yürümüyoruz. Hep bir sonraki adıma geçiyoruz.
Ben de bir gün bunu fark ettiğimde, otobüsten inip yürümeyi seçtim. Telefonu elimden bırakıp gökyüzüne baktım. Çocukluğumda yaptığım gibi bulutların şekillerini saydım. İçimde tuhaf bir huzur yayıldı. Sanki kitap bana kulağıma eğilip fısıldıyordu: “Asıl yetişmen gereken yer, kendi kalbin.”
Kemal Sayar, satır aralarında yalnızca yavaşlamayı değil, yavaşlarken yeniden görmeyi, yeniden duymayı, yeniden hissetmeyi öğretiyor. Bazen bir kelimenin gücünü, bazen sessizliğin derinliğini, bazen de anın ağırlığını hatırlatıyor. Okurken düşündüm: Hayatı hızla tüketmek, aslında bir sofradaki en güzel yemeği çiğnemeden yutmak gibi. Ne tadı kalıyor, ne kokusu, ne de doyuruculuğu.
Kitabın bana bıraktığı en büyük his şuydu: Mutluluk, hedeflere vardığımızda değil, yolun kendisinde saklı. Eğer her anı hızlıca geçip gitmeye mahkûm edersek, aslında kendi hayatımızdan çalıyoruz. Yavaşlamak, kaybetmek değil; bilakis yeniden kazanmak. İnsan kendi nefesini, kendi kalp atışını, kendi iç