Bazen hayat öyle bir hâl alıyor ki, insan kendi iç sesini bile duyamıyor. Yükler üst üste biniyor; sorumluluklar, beklentiler, kırgınlıklar, yarım kalmış hayaller… Sonra bir gün fark ediyorsun: Seni tüketen şey çoğu zaman hayatın kendisi değil, ona yüklediğin anlamlar, üzerinde taşıdığın gereksiz yükler. Bu kitabı okurken, kendi omuzlarımda yıllardır taşıdığım görünmez taşları hissettim. Ve belki de ilk kez, onları bırakabileceğimi düşündüm.
“bırakabilmek” kavramını öyle yalın ama derin bir şekilde işliyor ki, sayfalar ilerledikçe insan kendi geçmişine, ilişkilerine, hatta düşünce kalıplarına dönüp bakıyor. Ben de kendimi öyle bir sorgunun içinde buldum. Yıllar önce sırf ayıp olmasın diye, sırf kimse kırılmasın diye devam ettirdiğim ilişkiler aklıma geldi. Oysa ne kadar yorulmuşum, ne kadar tüketmişim kendimi. Belki de en büyük cesaret, kalbini acıtan şeyleri geride bırakmak.
Okurken şunu düşündüm: Hayat aslında bir valiz gibi. Biz ise yolcularız. Fakat çoğu zaman o valizi öyle dolduruyoruz ki, yürüyemez hale geliyoruz. Geçmişten kalma pişmanlıklar, bitmiş ama zihnimizde hâlâ yaşayan kavgalar, bitmeyen “ya şöyle olursa” korkuları… Ben kendi valizimi düşündüm; o kadar çok gereksiz eşya vardı ki içinde. İşte bu kitap bana şunu fısıldadı: “Hepsini bırakabilirsin. Çünkü sen yüklerinden ibaret değilsin.”
Çocukluğumda, sokakta oynarken dizlerim kanardı. Annem dizimin üstüne biraz tentürdiyot sürer, “Geçti gitti, hadi oyuna dön” derdi. O an gözyaşım dinerdi, oyuna kaldığım yerden devam ederdim. Şimdi düşünüyorum da, büyüdükçe unuttum o hafifliği. Artık her yara ile saatlerce, günlerce, bazen yıllarca oyalanıyorum. Oysa bırakmayı bilmek, bazen çocukluğun saf haline dönmek demek. Yaraların üstüne çok eğilmeden, hayatı yaşamaya devam edebilmek.
Kitabın en çok hissettirdiği