Bu kitabı anlatmaya nereden başlasam hiç bilmiyorum. Uzun zamandır kitaplığımda duran bir kitaptı ve sonunda okumuş olmanın mutluluğuyla ve bitirmiş olmanın üzüntüsüyle etkisinden çıkamadığım bir kitap oldu. Hikayenin orijinal olduğunu söyleyemeyeceğim ancak anlatım şekli inanılmaz güzel. Yazarın şairene betimlemeleri insanı daha da içine çekiyor. 1800’lerin sonlarına doğru yazılmış olmasına rağmen olayların hala günümüz için de tanıdık gelmesi ayrı bir acı hissettiriyor insana. Yazar daha çok olay örgüsüne dikkat çekip karakterlerin psikolojisini ve olaylarla ilgili yorumu okuyucuya bırakmış. Yani sadece yazılanlara odaklanmamalı.
Emile Zola, her zaman kendi doğrularını savunan ve haksızlıklara susmayan bir insan olmuş. Çevresi üç maymunu oynayan ‘hayvan’larla kuşatılmış olmasında rağmen o insanlığı savunmuş. Bu eserinde ise bu deneyimine pek çok zaman rastladım, buna rağmen ‘insan’la karşılaşmak çok zor. Aşk, şehvet, menfaat, para, inat, refah, statü, özgürlük… tüm bunlara ve daha nicesine sahip olabilmek için insanlıktan çıkmayı seçen karakterlerin bir yönünün inanılmaz saf bir yönünün ise günahkar olmaya bu kadar hevesli, buna karşı çıkamayacak kadar zayıf olması ikilemi muhteşem anlatılmış. Örneğin Jacques’in sevdiği kadının kocasını, onunla daha rahat görüşebilmek, onu mutlu etmek ve kolay yoldan paraya ulaşmak uğruna öldürmeyi kabul edip ardından bir insan yaşamını sonlandırmayı kendisinde hak görmeyip bunu yapamaması, ancak gençliğinden beri içinde zor zapt ettiği öldürme isteğini, ama sadece kadınları, planladıkları mutluluğa birkaç dakika kala dizginleyemeyip ‘masum’ sevdiğini öldürmesi. Bunun gibi pek çok önemli ayrıntılı tezatlıklar okuru büyülüyor.
Savcının statü hevesi için cinayeti işleyeni ve buna ortaklık edeni kanıtlarla birlikte bilmesine rağmen