Seccadenin Altındaki Sır: Kadim Şehrin Gizli Yarası Bugün dünyanın bir ucunda yaşanan zulmü, haksızlığı ve hiçbir günahı olmayan masumların çaresizliğini izlerken içim paramparça oldu. İnsanlığın vicdanını yaralayan o sahneler karşısında gözümden bir damla yaş süzülürken, birden kulaklarımda rahmetli dedemin o derin, insanı uzun uzun düşüncelere salan eski bir kıssası yankılandı. Sanki dedem çıkıp geldi de, "Bak evlat, dünyadaki bu sinsi oyunların, bu bitmek bilmeyen kinin kökleri nerede saklı, dinle..." dedi bana. Dedem anlatırdı... Çok eski zamanlarda, Doğu’nun kalbinde, kubbeleri göğe yükselen, sokakları ilim ve irfan kokan o kadim ve ulu şehirlerin birinde geçer ucu bugüne dokunan bu hikaye. Bilirsiniz, o devirlerde o topraklarda muazzam bir adalet ve hoşgörü anlayışı hüküm sürerdi. Savaş meydanlarında esir düşen, saraylara veya konaklara hizmetçi olarak getirilen yabancılar bile eğer ellerinden bir zanaat geliyor, yüreklerinde bir ilim ışığı taşıyorlarsa asla hor görülmezlerdi. Onları köle diye bir kenara atmaz, eğitir, liyakatine değer verir ve devletin en üst kademelerine, şifahanelerin başhekimliklerine, sarayın vezirliklerine kadar yükseltirlerdi. Hizmetçisine, kapısındaki esirine bile insan gibi değer veren, adaleti her şeyin üstünde tutan bir medeniyetin devirleriydi. İşte o dönemlerde, bu ulu şehrin mahallelerinde kendi hallerinde yaşayan, ticaretle uğraşan azınlık bir yabancı topluluk da vardı. İnançları ve canları güvence altındaydı ama ne kadar hoşgörü olsa da insanoğlunun çiğ süt emmiş tabiatında bazen fitne durmazdı. Günlerden bir gün, sokakta oynayan çocukların arasında sıradan bir kavga çıktı. Mahallenin yerli çocuklarından biri, anlık bir öfkeyle o yabancı topluluğa mensup bir çocuğu hırpaladı, ona âdeta eziyet eder gibi vurdu. Çocuk canı yana
Duygu ve Düşünce
Eskiden unvanlar, sadece resmi evraklarda, kapı tabelalarında ya da kartvizitlerde ağırbaşlı bir saygınlığı temsil ederdi. Bugün ise Instagram, 1K,X veya LinkedIn biyografilerinde, yanına eklenen bir emojiyle birlikte adeta bir dijital rütbeye dönüştü. ​Doktorun reçete yazarken, avukatın cübbe giyerken, öğretmenin ise sınıfta kürsü başındayken sahip olduğu o toplumsal saygınlık, sosyal medyanın yüzeysel dünyasında bir "hava atma" ve "üstünlük kurma" mekanizmasına alet ediliyor. By Hakan
Duygu ve Düşünce
“Kötü bir anıyı unutmanın en iyi yolu güzel bir tanesiyle değişmektir.”
Dervişlik olsaydı taç ile hırka, Biz dahi alırdık otuza kırka.
Kıyafet Bir Semboldür, Bilgi Değildir Sarık ve cübbe, İslam kültüründe geleneksel ve sembolik bir yere sahiptir. Genellikle ilahiyatçıların, imamların veya dini eğitim alan kişilerin tercih ettiği saygın bir kıyafettir. Ancak: Bir insanın sadece bu kıyafetleri giymesi, onun Kur'an’ın özünü, felsefesini, hükümlerini ve ahlakını çok iyi bildiği anlamına gelmez. Tersine, takım elbise giyen, kot pantolonla gezen veya modern bir görünüme sahip olan bir bilim insanı, akademisyen ya da araştırmacı, Kur'an'ı çok daha derinlemesine, bilimsel ve doğru bir şekilde analiz edip anlatabilir. Bir kişinin cübbe ve sarık giymesi onun din eğitimi aldığının bir göstergesi olabilir ve buna saygı duyulur. Ancak dini en iyi anlatan kişi; menfaat gütmeden, makam mevki, güç beklemeden sadece Allah rızası için dine katkıda bulunan gariplerden olmalıdır. Alime sormuşlar insanların en alçağı kimdir diye o da cevap vermiş : "Din kisvesi altında menfaat sağlayan , güç, makam, mevki, saygınlık ve zenginlik için dini kullanıp aynı zamanda kendi şeytani fikirlerini din adı altında pazarlayandan daha alçağı yoktur." demiş.
Din
Üveys Eşiği
Maya sır, pîr nar Sükûn bir, kûn zikir Süraka atı, çöl sathı Üveys eşiği, ana beşiği Rayiha deva, güldaş menba Çehre sûreti, hidayet hâsılı Hasene bereketi, amel veli nimeti Mühre davet, asaya mühlet Aya şakk, bekledi sabr-ı şark Batanlar, tapanlar, ruh satanlar Yeşil hicab, al cübbe Ferşe arş, arşa ferş Sızı doğuşu, ıssız İsa doğruluşu a h s e n
Alıntı
Yağma cübbe giyen Ömer’i tek hurma ile beslenen Peygamberi anlatıp kendileri için saraylar inşa ettiler.
SUFİ TAİFESİNİN İTİKADI
Bu bölüm sofi taifesinin genel itikadı ve bu akaidin ehl-i sünnet vel cemaat akaidi'ne muvafik olduğunun beyanı, sofilerin zikir telkin etmelerinin delili, hırka (cübbe) giydirmelerinin yani halifelik ver melerinin delili ve zikrin adabı hakkındadır. Şunu iyi bilmek gerekir ki bu taife (sofiler) şu hususlarda icma etmişlerdir, hemfikirdir: Allah (Celle Celalühü), ikincisi olmayan Tek bir ilahtır. Eş ve çocuktan münezzehtir. Ortağı olmayan mülk sahibidir. İşleri tek başına tedbir eder. Başka bir icatçıya ihtiyacı olmayıp zatıyla mevcuttur. Bilakis diğer her mevcut, onun mevcudiyetine muhtaçtır. Bütün âlem onun yaratmasıyla olmuştur. O (Celle Celalühü), bizatihi mevcut olup vucudiyetinin evveli olmadığı gibi, bakiliğinin de sonu yoktur. Vücudiyeti mutlak ve daimidir. Binefsihi kaimdir. Cevher değildir ki ona mekân takdir edilebilsin. Araz (varlığı başka şeye muhtaç, başka şeyle kaim) değildir ki bakilik ona muhal (imkânsız) olsun. Cisim değildir ki onun cihet veya yönü olsun. O bunlardan münezzehtir. Kalplerle ve gözlerle (ahirette) görülebilir. Allahü Teala hangi manayı irade etmişse işte o manada arşı üze-rine istiva etmiştir. (Mahlûkata benzemekten ve benzetilmekten mü-nezzehtir.) Dünya ve ahiret onundur. Onun bir misli (benzeri) yoktur ve düşünülemez. O nasıl idiyse şu anda da öyledir. Mekân ve mekânda yer tutan şeyleri yaratmış, zamanı inşa etmiştir. Ve: "Mahlûkatın hıfzının erişemeyeceği, yaratılanların vasıflarının ulaşamayacağı, tek canlı BEN'im" diye hükmetmiştir. O (Celle Celalühü), hadis (sonradan) olanların ona ve onun hadis olanlara hulul etmesinden (girmesinden) münezzehtir. Hatta şöyle demelidir: Hiçbir şey yokken o vardı. Çünkü öncelik ve sonralık dahi O'nun sonradan yaratmış olduğu zaman sigalarındandır. Allah'ın kendine kullanmadığını biz de ona
İslâm Dini