Hayatları cam ve demirden inşa edilmiş saydam ama sağlam bir ortamda geçen, düzenli olarak iş yeri ile ailesinin yaşadığı ev arasında gidip gelen insanlarla; uçuruma itilmiş, çamura batmış, kana bulanmış, haykırışların yankılandığı dehlizlerde dolaşanlar arasındaki bağlantı yolunu belirleyen sınırların ince olduğunu ve her an bu yola sapılabileceğini anladı.
Oysa kendisi yaşamındaki her günü ayrı ayrı algılıyordu. Geceler onun için bir “hiç”ti, bir mezar, tükenmiş bir yaşam. O her günün sonunda “ölmeye yatmak” ve bu konuda kafasını yormamak becerisini henüz kazanmamıştı.