Ralph sessizce subaya baktı. Eskiden bu kumsalları saran o garip güzellik, hayalinde canını veriyor gibi oldu bir an. Ama şimdi kuru bir odun parçası gibi savrulmuştu bu ada. Simon ölmüştü... Jack ise... Ralph'ın gözlerinden yaşlar boşandı; hıçkıra hıçkıra, titreye titreye ağladı. Buraya geleli ilk kez kendini koyuveriyor, ağlıyordu. Duyduğu keder, tüm gövdesini ürpertti, sarstı, parçaladı sanki. Ralph'ın sesi, adanın tutuşmuş yıkıntısı karşısında, kara duman'ın altında yükseldi. Ralph'ın acısı, öteki çocuklara da geçti; onlar da titremeye, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladılar. Ve çocukların arasında Ralph, kirli bedeni, karmakarışık saçları, silinmemiş burnuyla, çocukluk döneminin bitmesine, insan yüreğinin karanlığına ve Domuzcuk denilen o gerçek, akıllı arkadaşın havalarda uçup ölmesini ağladı.
Sayfa 248 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu
Ralph, hafif hafif inledi. Neden yorgun olursa olsun, kendini koyuverip, bir kuyuya düşercesine uykuya dalamıyor, kabileden korkuyordu. Cesaretle kaleye yürümenin, "pes ediyorum" demenin, hafifçe gülmenin, ötekiler arasında uyumanın yolu var mıydı acaba? Hâlâ "efendim, evet efendim" diyen, kasket giyen, okula giden çocuklarmış gibi davranmanın yolu var mıydı? Gün ışığı "evet" diyebilirdi bu soruya; ama karanlık ve ölümünü dehşeti "hayır" diyordu. Ralph orada, karanlıkta yatarken, toplumun dışına atıldığını anladı.
Sanki iktidar, bilekleriyle dirsekleri arasındaki kabaran kaslarına yerleşmişti. Sanki otorite, küçük bir maymunun omzunu tünemiş, kulağının dibinde geveze geveze konuşuyordu.