İçimdeki soğuk iklim ve hayatta kalma mücadelesi sevgisi bu kitapla tekrar canlandı.
Gerek Kanada'nın, insanın serap görmesine neden olacak kadar soğuk olan havası gerek Jack London'ın yazdığı her satırda kendi deneyim ve duygularını katması hikayeyi yaşamamı ve içimin ısınmasını sağladı.
İnsanın ölmemek için verdiği uğraş, hayatta kalma içgüdüsü her zaman ilginç gelmiştir. Ahiret inancına sahip insanlar bile en ufak tehditte yaşamla ölüm arasındaki o çizgiden koşarak uzaklaşmaya çalışıyor. Ölümü merak ettiğim kadar ölümün kenarından geçip hayatta kalma içgüdüsünü dibine kadar yaşadıktan sonra hayata bakış açımın ne denli değişebileceğini de merak ediyorum.
Neyse kitaba geçelim :D Kitap kısaca hayatta kalma hikayelerinden oluşuyor. Yazarımız da bu deneyimleri yaşadığı için okurken iliğine kadar hissediyor insan. Doğada zorlu şartlarda yaşamakla ilgili konuları ve soğuk iklimi seviyorsanız tam sizlik bir kitap.
2072 yılında geçen hikayemiz; 2010'lu yıllarda çıkan büyük bir salgının tüm medeniyeti yıkmasının ardından, hayatta kalan insanların geçmişe dönük olarak salgını anlatmasını ve o apokaliptik dünyadaki yaşam biçimlerini ele alıyor.
Kitap; toplumun tabulaştırdığı, sarsılmaz gerçeklermiş gibi kabullendiği hiyerarşi tarzı olgulara çok hoş göndermelerde bulunuyor. Jack London'ın evrime olan sevgisini, hayvanlar üzerinden yaptığı ufak değinmelerle yine hissediyoruz. Ve yine bir Jack London klasiği olarak zengin-fakir ayrımına güzel eleştiriler var; işçi Jack, köylü Jack, köylünün dostu, köylünün başkanı Jack :D
Bence keyifli çıtır çerez bir kitap. Al, bir saatte bitir çok düşünme. Gerilmene de gerek yok, apokaliptik olmasına rağmen kasvetli bir ortam sunmuyor.
Keşke daha uzun olsaydı; post-apokaliptik türünde olması eseri daha da keyifle okutuyor.
“Bazı kitaplar okunur, bazı kitaplar yaşanır.” Gibi klişe bir cümle vardır ya hani…
Aşkın Celladı benim için ikinci gruba giren kitaplardan biri oldu. Başlangıçta aşk hikâyelerinden oluşan bir terapi kitabı sanmıştım ama yanıldım. Basit bir aşk kitabı ya da ilginç vakaların anlatıldığı bir psikoloji kitabı değil. Bu kitap; yas, yalnızlık, utanç, özsaygı, ölüm korkusu, sevilme ihtiyacı ve insanın kendine anlattığı hikâyeler üzerine yazılmış.
BURADAN SONRA BENİ EN ÇOK ETKİLEYEN KARAKTERLERLERLE İLGİLİ YORUMLAR BULUNMAKTADIR.
Thelma’da aşkın bazen bir kişiden çok o kişinin bize hissettireceklerine duyulan özlem olabileceğini düşündüm. Ayrıca Thelma’nın terapistinin de kendi terapi sürecinde olmadan bir başkasını terapiye almasının zararlarını gördüm. Yalom’un bir terapist olarak Thelma ve Matthew’i yüzleştirmeye zorlaması, ama bunun hiç işe yaramaması ve Yalom’un kendini eleştirmesine hayran kaldım.
Carlos’ta “Ben ayakkabılarım değilim.” ve “Herkesin bir kalbi var.” cümleleriyle insanın değişebilme gücüne bayıldım. Başlangıçta “Sapık bu adam” dediğim adamın geçirdiği değişim şok etti.
Betty beni en çok sarsan karakter oldu. Babasını kaybettikten sonra kilo alması, kendini sevilmeye layık görmemesi ve içindeki acımasız ses beni kendi hayatımla yüzleştirdi. Belki de ilk kez bedenime başka bir gözle bakmaya başladım. Ayrıca burada beni etkileyen bambaşka bir şey oldu. Yalom’un şişman kadınlara karşı duyduğu önyargı ve bunun sürece yansımaları. Terapistler de insan ve bu önyargılara bakmak kıymetli. İkisi açısından da geliştirici bir süreçti.
Penny’de bir insanın yalnızca sevdiği kişiyi değil, onunla birlikte kurduğu hayalleri de kaybedebileceğini gördüm. Yanlış çocuk öldü, doğru hayalleri öldü. Ve bu yas onun 2 oğluyla ilişkisini zedeledi. Süreç Penny ve çocukları
Konu aslında çok keyifli. Boşanma aşamasında eşinden ayrı yaşayan bir kadın bir arkadaşlık uygulaması keşfediyor. Buluştuğu kişileri analiz edip onlara uygun kitaplar öneriyor.
Ama maalesef kitapta çok büyük mantık hataları var. Kızımız; erkeklerin kadın kıyafetleri giydiği, drag queen barı tarzı deli dolu bir yerde hostes olarak çalışırken birden kitapçıda işe başlamaya karar veriyor. Bu çok garip çünkü karakterin o ana kadar kitaplarla uzaktan yakından alakası olup olmadığını bilmiyoruz. İşin komiği, kitabın hiçbir yerinde de bunu öğrenemiyoruz. Birden kafasına esiyor ve kitapçıda işe giriyor.
Tamam hadi bunu görmezden geldik diyelim, peki ya erkeklerle olan ilişkileri? Profiline seksi kitapçı yazıp davetiyelere cinsel içerikli bulmacalar eklemesine rağmen buluştuğu erkeklerin sadece cinsel ilişki amacıyla gelmesini garipsemesi? Hikayeye göre kızımız çok fazla kitap okumuş ve kendini geliştirmiş biri. Liseli ergen bir kızın bile yapmayacağı bu hareketi yapıp duruma anlam verememesi inanılmaz saçma.
Kızımız hikaye boyunca aşırı masum ve ne yaptığını bilen biri gibi anlatılıyor; ama karaokede karşılaştığı ve kendi söylemine göre çirkin, kilolu bir çocuk sırf iyi şarkı söylediği diye o gece onunla birlikte oluyor. Sadece iyi şarkı söylediği için... :D
Gerçek hayatta böyle karmaşık duygularla yaşayan ve çelişkili davranan milyonlarca insan var ama hepsinin arka planında travmalarla dolu bir hayatı oluyor. Kızımız ise disiplinli bir ailede yetişmiş, iyi bir evlilik yaşamış (ayrılma nedeni sıkılması).
Kısacası spontane yazılmış bir karakter ve hikaye; ama tepkileri komik, davranışlarını incelemek yine de keyifliydi. Konu çok güzelmiş, keşke yazar bu potansiyeli heba etmeseymiş.
Stephen, Çeliğin Azizi adı verilen tanrının paladinidir. Paladinler tanrılarına hizmet eden bir tür şövalyelerdir. Çeliğin Azizi yaklaşık 3 yıl önce aniden ve beklenmedik bir şekilde ölür. Tanrının paladinlerinin bir kısmı ya delirmiştir, ya kendini öldürmüştür ya da bir şekilde hayatta kalmayı başarmıştır. Hayatta kalmayı yedi paladin becerir ve bunlardan biri de Stephen'dir.
Tanrısız kalan paladinlere Sıçan tarikatı kucak açar ve paladinler hayata tutunmak için bir amaç elde ederler. Tanrısının ölmesinin üstünden 3 yıl geçmesine rağmen Stephen, kendine bir amaç edinememiştir. Ruhundaki boşluğu dolduramadan hayatına boş bir kabuk olarak devam eder. Ta ki Grace ile karşılaşana kadar.
Grace, Analık haydutlarından kaçarken kendini paladinin kolları arasında bulur ve ikili bu şekilde bir tanışma yaşarlar. Grace bir parfümcüdür ve Stephen'in kokusuna hayranlık duyar. İnsanın aklına erkek kokusu denilince odunsu ve baharatlı bir koku düşer. Ne var ki Stephan sadece zencefilli kurabiye gibi kokar. :D
Bu ikili bir araya gelince siz düşünün gerisini. Gerçekten bu kadar güzel uyumlu, birbirini tamamlayan bir çift çok ender bulunuyor kitaplarda. Ben diyaloglarını okurken hep bir tebessüm eşlik etti bana.
Stephen'in korkularını yıkması, Grace'in artık kaçarak bir yere varamayacağını anlaması ve en sonunda da birbirlerine teslim olmaları çok güzel işlenmişti. :')
7 puan vermemin sebebi ise aksiyonun yok denecek kadar az olmasıydı. İşin içinde tanrılar olunca ben beklentiyi biraz yükselttim sanırım. Ama ona rağmen kitap su gibi aktı. Rs döneminde olduğum şu günlerde bana ilaç gibi geldi. :')
2.kitap çıkmak üzereymiş, çıktığı gibi alıp okumayı planlıyorum. Çünkü bu ikilinin başına neler gelecek merak içindeyim.
Kitapla kalın.
İnsanların həyatı ciddi qəbul etdiyi, seçimlərini diqqətlə ölçüb-biçdiyi bir dünyada Meursault kimi bir obrazın anlaşılmazlığı həm romanda, həm də oxucular arasında dərin suallar yaradır.
İnsanı dəyərli edən həqiqətən onun hissləri və seçimləridirmi?
YabancıAlbert Camus · Can Yayınları · 2025137,2bin okunma