Masada tek başına oturmuş, kahverengi saçlarıyla oynuyordu. Sınıra varan ve onu öteki yaparak bu utanca sürükleyen şey, kalbini taşlaştırıyor ve ruhundaki yeni oluşumun farkına varıp, bir dalgakıran köpüğüyle anlaşılması güç olan –fakat uzun vadede kendisini tanımasına yardımcı olacak- bir ilişki kuruyordu. Yine de, ruhunda kalacak olan ize tabiydi. Çünkü fikrinin akışkan ve akıldışı olduğunu biliyordu. Şimdinin belirsizliğinde o, yerinde bir ölçüyle karaya vuruyordu. Nicedir sonra pürüzlü yüzeyi, belleğinin yeniden canlanıp zamanı muğlak kılan o pürüzsüz yüzeyi ile örtüşecekti. Buradaki kıpırtı, o şey ile yontulan ince şeritlerin hacmince tasarlanıyordu ki o, güneş ışınlarına ihtiyaç duyan bir köpük gibi, kendi düşünsel sürecine –daha önce, bir arkadaşının başına gelmiş ve onu, olanları ona anlattığı için ahlaksızlıkla suçlamıştı. Bu tabir ile dostlukları zarar görmüştü. Yargı, kişinin kişiye verdiği en büyük zarardı ve o, henüz kendi yapay değerlerinin aslında toplumca kirlenmiş olduklarının farkında değildi. Yıllar geçip aynı şey kendi başına geldiğinde arkadaşını hatırlamış ve duyduğu utanç ile masanın üzerinde duran telefonuna bakıyor, onu arayıp aramama konusunda kararsız kalıyordu. Bir yandan da toplumsal kurguların, tabuların, yargıların kıskacında kalan gençlik dönemiyle yüzleşiyordu. Keşke, diyordu, keşke burada, karşımda otursaydı- kayıtsız kalarak ben dediği şeyi dışarıda bırakıyor ve bu sayede kurtulacağını, ancak bu sayede duyduğu utançtan arınabileceğini düşünüyordu. İçindeki boşluk hissinden dolayı zamanın ilerlemesinden korkuyor –çünkü zaman ilerledikçe gerçeğe biraz daha yakınlaştığını, peşinde olan duygunun onu daha fazla ele geçirip istemsizce kendisine bağlayacağını ve nefesini kesen şeyin doğasında var olan, yani onu yeniden canlandıracak olan