Herkese Merhaba
Bugün sizlere Mecit Ömür Öztürk kaleminden Duayı Yeniden Keşfetmek kitabının yorumu ile geldim
Mayıs ayının sıradaki kitabı 2026 yılı basımlı 141 sayfalık bir kitap
•Kalbime çok iyi gelen, sayfaları arasında dinlendiğim bir kitap oldu. Mecit Ömür Öztürk’ü daha önce Duyguların Tesellisi ile tanımış ve o huzurlu anlatımına hayran kalmıştım. Şimdi ise Duayı Yeniden Keşfetmek ile ruhumun tozunu aldım diyebilirim.
•Kitaba başlar başlamaz yazarın şu tespiti kalbime dokundu; "İnsan en çok çaresiz kaldığında değil, dua etmediğinde yalnızdır."
•Meğer dua, sadece bir şeyler istemek değilmiş; o sonsuz Güç ile arandaki bağı tazelemek, ruhunun o en derinindeki boşluğu doldurmakmış. Altını çizdiğim yerlerde en çok şu canımı yaktı ama bir o kadar da iyileştirdi: Ruhumuzdaki o geçmeyen sızılar, aslında bizi asıl kapıya çağıran sessiz birer davetiyeymiş. Yani o sıkıntılar aslında birer hadi gel, anlat çağrısıymış.
•Hepimizin aklında o malum soru; Neden dualarım hemen kabul olmuyor? Mecit Ömür Öztürk, tasavvufi bir derinlikle bu konuya öyle güzel bir pencere açıyor ki...
Diyor ki; Allah bir duayı hemen gerçekleştirmiyorsa, kuluyla o samimi diyalog halini, o münacat lezzetini uzatmak istiyordur. Yani bekletilmek bir ceza değil, aksine bir ikram. Hatta o meşhur sözü hatırlatıyor; İstetmeseydi, vermezdi. Elini açabilme isteği bile aslında kabulün en büyük müjdesiymiş. Dua etmek için öyle süslü cümlelere, teknik bilgilere gerek yok.
•Kitabın dili öyle naif ve psikolojiyle öyle iç içe ki; duayı sadece bir ritüel değil, geçmişin pişmanlıklarını ve geleceğin kaygılarını dindiren muazzam bir dalgakıran gibi anlatıyor. Kırık kalplerin, sözlerin bittiği yerdeki o sessiz iç çekişlerin bile en makbul dua sayılması içimi ferahlattı.
•Mecit Ömür Öztürk’ün bu rehberliğine mutlaka bir şans verin. Ruhunuzun
Hikâyeden Yaşamak, üç ana başlık altında toplanmış onbir adet hikâyeden oluşuyor. Eseri yazarı Büşra Ayar Al bir Türkçe Öğretmeni olup, şu anda bir yayınevinde editörlük yapmaktadır. Hikâyeden Yaşamak, kendisinin ilk eseri olmakla birlikte bu eser Kültür Bakanlığı tarafından da desteklenmiş bir metindir.
Üç Ana Başlık ve onların altında yer alan hikâyelerin isimleri şu şekilde:
İnadınaYaşamak
Bu başlık altında yer alan dört hikâye, dört farklı milletin uğradığı zulümleri içeriyor. Yazarın bu acılara gösterdiği hassasiyetin ve hatırlatmanın oldukça mühim olduğunu düşünüyorum.
Dalgakıran: Doğu Türkistan'da Çin zulmünü yaşayan bir aile ve kızlarının hüzünlü hikâyesi.
Moja Tetka: Sırpların Bosna katliamından bir hikâye.
Vatan Denilince: Suriye'li bir ailenin yaşadığı dram hikâye ediliyor.
Yağmurun Silemedikleri: Filistin soykırımını bir çocuğun penceresinden anlatan kısa ve dokunaklı bir hikâye.
HikâyedenYaşamak
Esere ismini de veren bu başlık altında üç tane hikâye yer alıyor. Bu hikâyelerin ortak teması: Ahmet Mithat Efendi misali hikâyedeki karakterler ile yazarın iç içe olması.
Karküre: Hüzünlü bir aşk hikâyesi. Eserin hacimli (26 sayfa) hikâyelerinden bir tanesi. Kurgusu gayet güzeldi.
Vakit Geldi: Yalnız ve kimsesiz bir yazarın hüzünlü hikâyesi.
Helezon: Yine yalnız bir yazarın kendi yazdığı karakterler ile yaşadığı zihnî bir kısa hikâye.
SadeceYaşamak
Bu başlık altında dört tane hikâye yer alıyor. Bu hikâyelerde ise aile hayatı ön planda.
Hikâyeden YaşamakBüşra Ayar Al · Babıali Kültür Yayıncılığı · 20252 okunma
Selamlar, sevgili okurlaaar;
Bu kitabı iki defa okudum -ikinciyi okumak için tekrar okudum çünkü ikinciyi alana dek birinciyi unutmuştum- ancak baktım ki, yorum yazmamışım. Aklımda yeterince var olduğunu -kira vermeden kaldığını - bildiğim kitaplar birisi olduğu için yorumu net bir şekilde yapabileceğimi düşünüyorum.
Safir Mila Safkan, küçük yaşta annesinin babasını aldatması sebebiyle !ntiharına şahit olmuş ve gönderildiği yetimhanede de yıllarca t@cize uğramış, bunlara rağmen yaşamın acı yüzüyle sokakta, cami avlularında yaşayarak ve en büyük tutkusu olan dansı hiçbir zaman bırakmayarak hayata tutunmuş ana karakterimiz.
Hazer Han Dalgakıran, klasik babasıyla arası bozuk, zengin erkek karakter olarak görünse de karakteri sebebiyle hiç öyle değil. O kadar nahif, kadın ruhundan anlayan, ince ruhlu ve tam bir İstanbul beyfendisi bir karakter. Çoğumuzun Safir'e karşı olan davranışlarını okurken "ah be" dediğimiz, yeni dönem tabirle "düştüğümüz" bayıldığımız ettiğimiz bir karakter yani.
İkisinin yaşadıkları o romantik anlar, duygusal sahneler, Safir'in dans aşkı uğruna elinden geleni ardına koymaması yani tam bir romantik okuruna ithaf edilmiş bir kitap. Ben şahsen iki kitabı üst üste okuduktan sonra biraz sıkıldım çünkü çok fazla aşk okuyan bir okur değilim. Kitapta olayların sakin akması benim okuma durumumu yavaşlattı çünkü genel olarak gerilim okuyan bir okur hâliyle sakin bir romantikte bunu hissedebilir. Kitapla ilgili herhangi bir olumsuz durum yaşamadım konu benden kaynaklı. İlk kitabın içeriğinin de temiz olduğunu herhangi bir olumsuz sahne -geçmiş sahneleri hariç- olmadığını gönül rahatlığıyla ifade edebilirim.
Keyifli okumalar dilerim.
BURCU ANT-OYASI DALGAKIRAN
"Oyası Dalgakıran", hem ismiyle hem șiir diliyle zarafetin içinde direnen bir kadın sesini duyuruyor. Şair, "oya" gibi sabırla işlenen, ince ama dayanıklı bir duygular zinciri kuruyor. Bu "oya" dalgaların yani yaşamın sert vuruşlarına karșı bir dalgakıran gibi dik durmaya çalışıyor. Kitap boyunca incelikle örülmüş bir duyarlılık var kırmadan, dökmeden, ama içini acıtan her seyi söze dönüştürmekten de kaçınmayan bir kalem. Şiirlerde sıkça karşımıza çıkan imgeler - deniz, kuş, kalem, yaprak, yara, kadın eli, sessizlik - hem şairin içsel yolculuğunu hem de kadın olmanın varoluşsal yükünü anlatıyor.
Burcu Ant'ın dili sade ama derin; süslü söyleyişlerden kaçınlyor. Bunun yerine doğrudan duygunun merkezine iniyor. Şiirlerinde ne tamamen bir umut ne de tamamen bir karanlık var, ikisi birden yürüyen bir denge. Kitabın satır aralarında hissedilen en güçlü tema "kırmadan direnmek."'
Yani acıya, kayba, yanlış anlaşılmalara rağmen hâlâ incelikli kalabilme...
Şair bunu özellikle doğa metaforlarıyla anlatıyor: Bir tırtılın gül yaprağında salıncak kurması gibi, șiir de kendine narin ama sağlam bir alan açıyor. Bu da Burcu Ant'ın kalemini özgün kılıyor öfkesiz bir güç, sakin bir başkaldırı.
"Oyası Dalgakıran"da dikkat çeken seylerden biri de yumuşak ama vurucu bir dil. Her șiir bir dizeyle durup düşündürüyor. Örneğin, kimi bölümlerde șair sessizliğin bile bir ifade biçimi olduğunu kanıtlıyor; bazı dizelerde ise duygular neredeyse dokunulabilir hale geliyor. Yani kitabın bütününde sözün ötesine geçen bir atmosfer
var.
"Oyasi Dalgakiran", içe dönük bir kadının hem kendisiyle hem dünyayla konuşmasınin şiir hali. Ne çok gürültülü ne de sessiz; tam kararında bir iç ses.
Burcu Ant, okura yalnızca duygularını değil, duygularla nasıl zarifçe baş edileceğini de
Çocuk kitabı olmasından dolayı çocuklara yönelik olan, Heidi’nin farklı bir macerasının (hepsi değil) anlatıldığı dili basit bir kitap. Kitabın kısa bir bölümü hikaye şeklinde basılmış.
Gümüş Yürek … İlk kitabını da aşırı derecede sevmiştim fakat kesinlikle serinin ikinci kitabını okurken çok daha büyük bir keyif aldım. Çünkü her şeyden önce bu kez Eira’nın amacı Nos’u geri getirebilmekti…
Eira ve Marlo yeniden bir yolculuğa çıktı; mevsim bu sefer geçenkinin aksine yazdı ve gittikleri yer ise Aldin’in karlı ormanları değil, Hırsızlar Şehri Veylinton’un tekinsiz sokaklarıydı. Bu yolculukta gerek hırsızlarla arkadaşlık kurdular, gerek korsanlarla birlikte bir mürettebatın parçası olarak ucu bucağı olmayan okyanusa yelken açtılar, gerekse amaçlarına ulaşmak uğruna nice kimselerin sakındığı bataklığa giderek efsanelere konu olan İlk Cadı’yı aradılar. Yolculuk uzun, zorlayıcı ve bir o kadar da yürek parçalayıcıydı. Eira ve Marlo, yeniden karşılaşacakları vakte dek ceplerine Zaina’ya anlatacakları nice hikâyeler doldurup en az onunki kadar kıymetli dostluklar kurmuş olsalar da her kazanç yanında kayıpları da getirdi ve bilinmeyen lanetler er ya da geç sahiplerini buldu.
D. N. Archeron ’un kalemine gerçekten hayranım; yazdığı her şey, gerek asıl hikâye gerekse aralarda ya da sonda bulunan o ufak öyküler olsun, hepsini okumak o kadar zevkli ki sanki gözlerim sadece satırları takip etmekle kalmıyor; bedenim hâlâ burada, gerçek dünyada olsa dahi zihnim o büyülü dünyalara bir seyahate çıkıyormuş gibi hissediyorum. İnsanın okuduğu bir şeyi bu denli gerçekçi bulabilmesi, bir yazarın sahip olabileceği en büyük yetenektir bence. Çünkü içinde ne yazıyor olursa olsun, o kelimeler okuyucunun ruhuna ya da kalbine hitap etmiyorsa, yazar ister dünyanın en iyisi olarak anılsın, o gerçek yetenekten yoksun demektir.
İtiraf etmek gerekirse bu kitabı okumak güzel olduğu kadar zorlayıcıydı da; çünkü insanın her bir kelimeye dikkat etmesi, devam etmeden önce her bir cümleyi iyice