Vahşi hayatta bir sabır vardır, hayatın kendisi gibi yorulmak bilmez bir ısrarcılıkla bir şeyin peşini bırakmayan azimdir; örümceğin bitmek bilmez saatler boyunca ağının başında beklemesini, yılanın halka halinde çöreklenip oturmasını, panterin pusuda hareketsiz durmasını sağlayan şey, bu sebattır; tuhaftır ama o anda henüz canlı olan besinini avlamak için bütün canlılığıyla peşinde koşan avcı da sahiptir bu sabra.
Eski bir şarkıydı, soyun kendisi kadar eskiydi; gencecik bir dünyanın ilk şarkılarından ve şarkıların hüzünlü olduğu günlerden kalmaydı. Sayılamayacak kadar çok kuşağın acılarıyla dolu bu yakarışlar Buck'ta tuhaf bir heyecan ve dalgalanma yaratıyordu. Hayatın acılarına hıçkıra hıçkıra ağlarken vahşi atalarının acılarına feryat ediyor, soğuğun ve karanlığın korkusu ve gizemiyle inlerken, atalarının korkusunu ve gizemini dile getiriyordu. Onu ateş başında ve dam altında yaşadığı yıllardan çok gerilere, hayatın henüz taze bir başlangıç yaptığı uluma çağlarına götüren süreç tamamlanmıştı ki bu şarkı Buck'ın içine işliyordu.