şu ana dek okuduğum hiçbir kitabın incelemesini yapmadım, yapamadım. okuduğum bu son kitapta ahvalimin nedeni için bir deneme yapacağım.
kitap bir danışma senasının diyalog ve iç monoloğu şeklinde ilerlediği için mesleki düşünerek okumaya başladım. Terapistin danışanına kurduğu cümleler kendimin alanda deneyimli birisi olmamasına rağmen üslup bakımından tarafıma 'korkunç' geldi. Örnek olarak terpistin "insanların hakkınızda ne dediğine bu kadar önem atfetmemenizi isterim." şeklinde kurduğu cümle etik açıdan doğru gelmiyor. Danışan bizim ne istediğimizle ilgilenmemeli, biz odağı danışanda tutmalıyız. danışanın "bir gün yeterince özsaygım olacak mı?" sorusuna "muhtemelen" şeklinde bir cevap vermek de uygun görünmüyor. Bu danışanın sorularının cevaplarını danışmanda aramasına sebebiyet verebilir ki bu da süreci öğretmen-öğrenci ilişkisine dönüştürebilir. İstenen hareket zannımca danışana sokratik sorgulama, kâr zarar analizi yaptırabilmektir. veya "kendimi iyi tanımıyor muyum?" diyen danışana "bence kendinizle çok ilgilenmiyorsunuz" demek yerinde değil gibi. Bunun yerine "kendinizi tanıyıp tanımadığınız konusunda bir bilginiz olmadığını söylediniz, sizce kendini tanıyan bir insan nasıl olur, size kendinizi tanımadığınızı düşündüren nedir?" gibi içerik yansıtmasının ardından seçilen bir soru yöneltilebilir ki danışanın uygun koşullarda konuşmasını teşvik edelim ve danışanın bilişsel çarpıtmalarını, şemalarını anlayabilelim. veya başka bir örnek; "... naziksiniz zaten, bu konuda yapabileceğiniz bir şey yok" demek danışanın kitaba göre halihazırda olan acizlik duygusunu sağlıksız şekilde devam ettirebilir.
anlaşılacağı üzere kitabı okumalarım tepkili devam etti. ardından başka şeyler düşünmeye başladım. biraz kitap hk. araştırma yaptım. kitap otobiyografik yani kurgu
Bazı psikoloji kitapları sadece bozukluk anlatır, bazıları ise o bozukluğun içinde yaşayan insanı. İlk türdeki kitaplar o bozukluğu anlamamızı sağlarken ikinci türden olanlar o bozukluğu yaşayan insanı anlamamızı sağlar. Ve psikolojide asıl önemli olan da bu ikincisidir. Dağınık Zihinler kitabı da tam olarak ikinci gruba giriyor. Ben de kitaba başlamadan önce dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğunu daha çok nörobiyolojik açıdan düşünüyor, ilaçla tedavinin zorunlu olduğunu düşünüyordum. Bize öğretilen de buydu diye. Oysa G. Mate daha ilk sayfalardan itibaren meseleyi semptomların ötesine taşıyor ve bireyin kişisel deneyimine, hikayesine vurgu yapıyor. Ayrıca kendisi de DEB’li olduğundan olsa gerek ki DEB’li bir bireyin çektiği acıyı ve düştüğü yanılsamaları çok iyi bir şekilde aktarıyor. Kitabın bir noktasında Daniel Siegel’den yaptığı “DSM kategorilerle ilgilenir, acıyla değil” alıntısı da önemli. Bu cümle kitabın bakış açısını özetliyor. Çünkü Maté'nin ilgilendiği şey tanı etiketleri değil, o etiketlerin altında yaşayan insanın deneyimi.
Kitabı okurken altını en çok çizdiğim düşüncelerden biri, dikkat eksikliğinin sadece bir dikkat problemi olmadığıydı. Gabor Maté, DEHB'li bireylerin çoğunun yaşadığı dağınıklığın, unutkanlığın, dürtüselliğin ve sürekli bir şeylere yetişmeye çalışma halinin arkasında derin bir kopukluk duygusu bulunduğunu anlatıyor. Bu sebeple de DEB’li bir birey için en önemli şeyin şefkatli ve koşulsuz kabul içeren bir sevgi olduğunu ifade ediyor. Bu noktada da şunu ekliyor; birey çocuklukta ebeveyninden bu sevgi ve şefkati alamamış olabilir, yetişkinlik hayatında da yapacağı şey kendi kendine ebeveynliktir. Yani o koşulsuz sevgiyi ve şefkati kendisine vermesidir. Bunun nasıl yapılacağı da anlatılıyor kitapta.
Yazarın şu yaklaşımı da önemli:
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Bir insanın bir güvercinin hikâyesi üzerinden bu kadar derin bir toplum eleştirisi yapabilmesine hayran kaldım.
Bir Güvercinin Hazin Hayatı bana göre yalnızca bir roman değil; bastırılmış korkuların, susmayı öğrenmiş insanların, çocukların, annelerin ve yaralı bir toplumun psikolojik çözümlemesi gibi.
Kitap boyunca en çok dikkatimi çeken şey, kötülüğün bazen yüksek sesle değil; alışarak, normalleşerek büyümesi oldu. “Cinayet hep vardı ama şimdi rengi değişti” cümlesi tam olarak bunu anlatıyordu. İnsan bir süre sonra şiddete, korkuya, yoksunluğa, hatta sevgisizliğe bile alışabiliyor. Psikolojik olarak en tehlikeli nokta da sanırım tam burası: hissizleşmek.
“Elleme” üzerinden anlatılan düzen ise beni ayrıca düşündürdü. Çocukların sadece ellerine değil; merakına, sorgulamasına, doğallığına da sürekli “dokunma” denilen bir dünyayı anlattığını hissettim. Bir psikolojik danışman olarak okurken bazı satırlar bana danışma odasında dinlediğim hikâyeleri hatırlattı.
Ama kitap tüm karanlığına rağmen umudu tamamen yok etmiyor. Güvercin bazen kırılganlığı, bazen masumiyeti, bazen de hâlâ iyileşebilecek taraflarımızı temsil ediyor gibiydi.
“Devran döner, yeni dermanlar gelirdi…” cümlesi kitabın içimde bıraktığı hissin özeti oldu.
Sessiz ama insanın içine yerleşen kitaplardan biri.
Bu kitabı spoiler vermeden nasıl anlatabilirim bilmiyorum ama kesinlikle okunması gereken bir Freida McFadden romanı. Anlatım; diğer kitapları gibi akıcı, etkileyici, içerik; ters köşelerle dolu ve kitabın sonunda tüm karakterlerin birbirleriyle bağlantısı ortaya çıkıyor.
Yeni ev arayışında olan Tricia ve Ethan isimli evli çift, geçmişte Adrienne isimli ünlü bir psikiyatriste ait olan eve bakmaya gidiyorlar. Kitap; bu çiftin evde kaldıkları süre boyunca ortaya çıkan sırları, itirafları, geçmişin izlerini ve hesaplaşmaları konu ediyor. Evin her bir köşesindeki detayların bir anlamı ve ardında bıraktığı sırlar var. Korkunç sırlarla dolu bir ev...Psikiyatrist Adrienne'nin hastalarıyla yaptığı danışma seanslarında kayda aldığı ses kayıt kasetleri her bir danışanının sorunlarını gün yüzüne çıkarıyor. Tabi bir de Adrienne'nin aşkı Luke ve onun hikayedeki rolü... Kitabın en etkileyici yanı ise; Adrienne'nin hastaları ve kaydedilen ses kayıtlarının Tricia ve Ethan ile bağlantılarının olması. Bu bağlantıları öğrenmek için kitabı okumanız gerekiyor. :)
Psikolojik gerilim ve ters köşe sevenler için tavsiye edilebilecek bir kitap. Elinize aldığınızda kesinlikle bırakamıyorsunuz ve hep daha sonrasını merak ediyorsunuz. Okuyacaklara şimdiden keyifli okumalar. :)
Günümüzün dindar okumaları sağlık ve iyi yaşam üzerine yoğunlaşıyor. Danışma merkezleri günah çıkarma odalarının,uzmanlar ise din adamlarının ve peygamberlerin yerini aldı." (S.30)
Öncelikle bu cümleye şapka çıkarıyorum. Hatta burada bahsedilen kendini din adamı/peygamber sanma hezeyanının daha da ileri bir boyutta yargılayan,hüküm veren sonra da doğrudan infaza geçen bir şekle büründüğüne inanıyorum.
Gelelim kitabın bütününe! Asla yazarın nereye varmaya çabaladığını anlayamadım :)) Bir hekim olarak bilimi mi savunuyor yoksa başka şeylerden yana mıydı bir türlü çözemedim. Mesela bir yerde "Her şey, bilim yüksek mahkemesi hazretleri adına bildirilir. Bilim der ki, bilim vaat eder ki..." diye eleştiriyor. Sonra "Bilim, hiç şüphesiz doğrulanmış bilgiyi ortaya koyabilir ve koymalı,ancak tedbiri de elden bırakmamalı" diyor. O zaman yazarın bir sıkıntısı olduğu hissi uyanıyor ama bunu çok da açık etmiyor. Biyoloji diyor,kültür diyor ama netlik yok :)
Nokta atışı çok güzel saptamalar var fakat bütünde bana hissettirdiği nereye varmak istediğini bir türlü anlatamayan bir kıvranma oldu. "Dur gitme,hemen pes etme" gibi cümlelerle kitabın başındayken sizi tutmaya çalışıyor. Sonra bir karın ağrısı başlıyor ama derdi mi derman, dermanı mı dert bilemiyorsunuz :)
Bence mükemmel bir çeviri olmuş. Kitabın ruhunu Gonca Hanım'ın tastamam verdiğine inanıyorum. Gelin görün ki yazar biraz değişik bir doktor :) İlgilisine tavsiye edebileceğim bir kitap. Herkesin zevk alacağını düşünmüyorum. Belki de korkmak yerine tartışmaları göğüslemek ve düşünce fırtınalarına izin vermek daha doğru olurdu. Keyifli okumalar dilerim.
Çeviri için teşekkürler @goncatanakol
Fikir edinmek için okunabilir ama çok imla hatası vardı. Özetin özeti olduğu için daha derin bilgi isteyenlere değil de başlangıç yapmak isteyenlere daha uygun.