BERK KALMIŞ SANDUKALAR
Bir haberlik yol var, Tevazu kadar hafif, Bulutlar onlar. Bir satırlık nefes ötede, Alışılagelmiş adımlar, O adam insanların içindeydi. Gözlerde mavilik var, Arasından kıpkırmızı şimşekler. Oralarda oturuyordu bir bayan, Yaşamak aslında kalemle yazılan. Bir gencin rüyası içinee gerçeklik, Dakikasından erken saniyesi var. Güzellik içinde enteresan bir rahatlama bayan, Şair noksanlığıyla silgisinde. Beş dakika on yıl gibi, Kuşlar gibi. İnce bir kıl ardından yaprak açıyordu, Yaşlanmak üzere bir genç. Gülmek kadar yabancı, Uzun ve ince dünyası. Danışma ve sus, Sus ve süs. Senin mahallelerin trenlerin oralarda, Kaldır kafanı ve düz... AYKUT BARIŞ ÇELİK
Edebiyat
Nedir Gravity’s Rainbow? Neden Gravity’s Rainbow?
Merhabalar, öncelikle bunun bir kitap incelemesi olmayacağını belirtmem lazım. Sadece Türkçeye henüz çevril(e)meyen bu takozun hakkındaki çokça bilinen – ülkemiz dışında tabii- şeyleri toparlayıp benim neden bu işe bulaştığımı açıklamaya çalışacağım bir parça. Gravity’s Rainbow ya da benim çeviride kullandığım adıyla Yerçekimi Gökkuşağı (Gerçi Gökkuşağı’nın Çekimi de deniyormuş galiba, bilemedim.) Thomas Pynchon’un 1973’de yazdığı üçüncü romanı. Başlarda bunun roketlerle alakalı bir 2.Dünya Savaşı romanı olarak düşünebilirsiniz. Hatta yazar hakkında en ufak bir fikri olanlar kitabın paranoyak bir kurgu olabileceğini de iddia edebilir. Bazı bilim kurgu manyakları (Üst insana evrilmeden önce böyle bahsediliyordu kendilerinden) da 73 yılında Nebula ödülüne aday gösterilmesi nedeniyle kitabın bilim kurgu ya da fantastik bir roman olduğunu söyleyebilir. Hiçbiri yanlış değil, ama doğru da değil. Ama önce yazardan başlayalım isterseniz. Yazardan başlayalım evet, ama küçük bir sorunumuz var: Pynchon’ın kim olduğunu tam olarak bilmiyoruz. Hatta Thomas Pynchon diye biri gerçekten var mı diye soranlar bile var. Evet, var. Sonuçta Antik Yunan döneminde ya da I. Elizabeth İngiltere’sinde yaşamıyoruz. Bir takım kanıtlar var elimizde , ama bunlar bir UFO dosyasından hallice. Thomas Pynchon, edebiyat dünyasının J.D. Salinger ile birlikte en büyük "münzevisi". 1963’ten beri hiçbir röportaj vermemiş, tek bir fotoğrafı çektirmemiş. Elimizde sadece gençlik yıllarından kalma birkaç siyah-beyaz fotoğrafı var. Bir de Simpsons dizisine konuk olduğunda başına bir kese kağıdı geçirmiş hali. Gazeteciler onu bulmak için Meksika’nın dağ köylerine, New York’un kuytu sokaklarına bakmışlar. Hatta bir dönem, Pynchon’ın aslında J.D. Salinger olduğu, Salinger’ın bu isimle daha çılgın kitaplar
Edebiyat
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
TUNUSLU HAYREDDİN PAŞA VE BİTMEYEN SANCIMIZ-6
Hayreddin Paşa’nın 1860’ta temellerini attığı ve 1861’de ilan edilen Kanunü’d-Devle, sadece Tunus için değil, tüm İslam dünyası için bir milattır. Zira bu metin, mutlakiyetin kalbinde hukukun üstünlüğünü ilan eden ilk yazılı anayasadır. Paşa, bu hamleyle ‘adil hükümdar’ beklentisinden ‘adil sistem’ inşasına geçişin kapısını aralamıştır. “Bir devletin bekası, yöneticinin şahsi iradesine değil, vaz edilen kanunun kuvvetine bağlıdır. Zira şahıslar fani, kanunlar bakidir. Eğer kanun, hükümdarın keyfinden daha üstün tutulmazsa, o memlekette ne emniyet kalır ne de huzur.” Paşa, bu hamlesini Meclisü’l-Ekber’i (Yüksek Meclis) kurarak taçlandırır. Bu meclis, bir danışma kurulundan ziyade, bütçeyi denetleyen ve liyakati sadakatin önüne koyan bir denge-denetleme mekanizmasıdır. Paşa’nın bu dönemdeki duruşunu en iyi özetleyen olay, Mustafa Haznedar’ın yolsuzluklarına karşı meclis kürsüsünde yaptığı o tarihi konuşmadır: “Sizin adalet dediğiniz, güçlünün zayıfı ezmediği bir vicdan muhasebesi değildir. Gerçek adalet, yöneticinin elini halkın cebinden çekeceği ve her kuruşun hesabını vereceği hukuki bir nizamdır.” Ancak o “dar koridor” her zaman açık değildir. Paşa’nın mülkiyet güvenliğini sağlamaya yönelik reformları, rant düzeninden beslenen elitlerin çıkarlarına çarpar. Mustafa Haznedar ve ekibi, bu “kapsayıcı” kurumları kendileri için bir ölüm fermanı olarak görür. Çıkar ağları sarsılan bu sömürücü yapı, anayasayı askıya aldırarak Paşa’yı köşesine çekilmeye zorlar. Bu geri çekilme, Paşa için bir yenilgiden ziyade var olan medeniyet krizini kağıda dökeceği o büyük eseri, Akvemü’l-Mesâlik’i yazacağı bir inziva döneminin başlangıcı olur. Paşa, 1867’de tamamladığı bu başyapıtında, Tunus’ta yaşadığı bu acı tecrübeyi evrensel bir kurala dönüştürür: “Adalet, imarın (kalkınmanın)
Tarih
Psikolojik danışma var mı
1000Kitap
Gizlənpaç…
Biz uşaq olanda gizlənpaç oynayardıq. Qaçıb özümüzə gizlənəcək yer axtarardıq — qapının arxası, pərdənin yanı, stolun altı, qaranlıq bir künc… Sonra nəfəsimizi belə saxlayardıq ki, bizi tapmasınlar. Hamı elə düşünərdi ki, gizlənən adamın ən böyük qorxusu tapılmaqdır. Amma məncə heç vaxt elə olmayıb. Əslində, içimizdə balaca bir ümid olardı ki, kimsə gəlib bizi tapsın. Hətta gizlənəndə belə qulağımız səsdə olardı — addım səsləri yaxınlaşırmı, adımızı çağırırlarmı deyə. Çünki o vaxt da insanın içində bir hiss var idi: “Kaş məni tapsınlar.” Çünki tapılmaq görünmək idi. Tapılmaq “sən varsan” demək idi. Ən böyük qorxu isə gizləndiyin yerdə unudulmaq idi. Oyunun bitməsi, hamının evə getməsi və sənin hələ də gizləndiyin yerdə qalmağın… Bəlkə də insanın içindəki ən köhnə qorxu elə budur : unudulmaq. Sonra böyüdük. Amma qəribəsi odur ki, oyun heç vaxt bitmədi. Sadəcə forması dəyişdi. Uşaq olanda divarların, qapıların arxasında gizlənirdik, indi isə özümüzün içində gizlənirik. İçimizdə nə qədər qırılmış şey varsa, hamısını yaxşı görünən tərəfimizin arxasına qoyuruq. Güləndə hər şey yaxşıymış kimi görünürük, amma heç kim bilmir ki, bəzən o gülüşün altında neçə gecə ağlayıb susmuş bir insan yatır. “Yaxşıyam” deyəndə hamı inanır, çünki heç kim “həqiqətən yaxşısan?” sualını verəcək qədər dərinə baxmır. Bəzən elə yorulursan ki, bunu izah etməyə belə halın olmur. Sadəcə susursan. İnsanlar elə bilir sakitləşmisən, halbuki içində min dənə fikir bir-birinə qarışır. Elə günlər olur ki, özün özünü başa düşmürsən. Nəyə görə ağrıyırsan, niyə bu qədər boşluq hiss edirsən, niyə heç nə əvvəlki kimi hiss olunmur — bilmirsən. Sadəcə içində qəribə bir ağırlıq olur. Heç kimə danışa bilmədiyin, danışsan belə tam izah edə bilməyəcəyin bir ağırlıq. Ən qəribəsi də odur ki, insan ən çox anlaşılmaq
"İNCİ" Büyük yüzleşme...
43. BÖLÜM 🌹İnci🌹 Geceyi Zeynep teyzelerin evinde geçirdim. Beni darmadağın bir halde bırakmaya gönülleri el vermemişti; kapılarını da yüreklerini de sonuna kadar açtılar. Geç saatlere kadar Aslı’yla fısıltılarla dolu, bitmek bilmeyen bir sohbetin içinde kaybolduk. Kafam o kadar karışıktı ki, sanki zihnimin içinde dev dalgalar kıyıya vuruyor, her vuruşta ruhumdan bir parçayı söküp götürüyordu. Yorgun bedenim yatağa gömülse de uyku, bir türlü uğramadı semtime. Gözümü kapattığımda bile düşüncelerim peşimi bırakmıyordu. Kaç kez daldım, kaç kez sıçrayarak uyandım bilmiyorum; bildiğim tek şey, beynimin durmak bilmeyen şekilde sabaha kadar çalıştığıydı. Güneşin ilk soluk ışıkları odaya sızdığında, Aslı’yla aynı anda araladık gözlerimizi. Mutfaktan gelen o eşsiz kızarmış ekmek ve taze demlenmiş çay kokusu, evin koridorlarına yayılmıştı. Zeynep teyze, mükemmel bir sofra hazırlamış bizi bekliyordu. Ancak neşeli sabah rutinine katılmak, tabağa uzanmak bana dünyanın en ağır işi gibi geliyordu. İştahım çoktan firar etmişti. Sessizce oturup, onları dinledim. “Aslı kızım, Hadice ablan bohçaları hazırlamış, kahvaltıdan sonra gidip bakacağım. Umarım tam istediğim gibi yapmıştır.” “Ay annecim, yorma kendini artık. Bohça olayı eskide kaldı, boşuna stres yapıyorsun.” Zeynep teyze kaşlarını hafifçe kaldırıp, elindeki çay kaşığını tabağın kenarına bıraktı. “Ben zamanında bu gözlerimi boşuna mı döktüm o ilmeklere? Boşuna yorma da ne demekmiş...” “Öyle demek istemedim anne, sadece stres yapmana gerek yok. Yoksa ellerine, kollarına, gözlerine sağlık. Ben seve seve kullanırım, içine sinmezse de üzülme...” “Hah böyle de işte, sen merak etme. Ben halimden memnunun...” Onların bu tatlı atışması, içimde bir yerleri sızlattı. Bir anne, kızı için yıllarca ilmek ilmek
1000Kitap