İnsanlara sorunlarının bir çözümü olduğunu söyleyip -yaşadığın stres hakkında farklı düşün, bir şeyin kalmayacak! -sonra da onları bir kâbusun içine atıyorsunuz. Çalışanlara insülin vermeyip düşünme şekillerini nasıl değiştirecekleri konusunda dersler veriyoruz. “Pasta yesinler” diyen Marie Antoinette’in yirmi birinci yüzyıl versiyonu bu: “Ânın içinde olsunlar.”
Özgür olduğunuza, seçimler yaptığınıza, neye dikkat göstereceğinizi belirleyen karmaşık bir zihniniz olduğuna inanıyorsunuz -ama bunlar hep hikâye. Odaklanma hissinizle birlikte siz, hayatınız boyunca tecrübe ettiğiniz tüm pekiştirmelerin toplamından ibaretsiniz aslında.
Twitter size, tüm dünya kafayı sizinle ve küçük egonuzla bozmuş, sizi seviyor, sizden nefret ediyor, şu an sizden bahsediyor gibi hissettiriyor. Okyanus ise dünya sizi yumuşak, ıslak ve sıcak bir kayıtsızlıkla selamlıyormuş gibi hissettiriyor. Avazınız çıktığı kadar bağırsanız da karşılık vereceği yok.
Daha üretken bir yazar olacağım diye, uyanık olduğum her saati enformasyon sağanağı altında geçiriyordum; ciğerleri ezme haline gelsin diye sanayi çiftliklerinde zorla şişmanlatılan kazlar gibi yaşadığımı düşünmeye başlamıştım.