Yaşanılanlar, görülenler ve öğrenilenler ne kadar acı olursa olsun, macera insanoğlu için büyük bir nimetti. Çünkü dünyadaki en büyük mutluluk, bu Dünya'nın şahidi olmaktı.
Kimi yaz geceleri Ay, gözüne öyle büyülü görünür ki Ay’a bakakalmışken başka biri olursun... Bir heykeltıraş o halini mermere yontmaya kalkışsa; yüzüne bakınca başka bir canlı görür: İnsan değil, hayvan değil, bitki değil, mantar değil... Lysippos’un, Polykleitos’un, Fidias’ın ellerinden çıkmış bir Antik Yunan sureti olur yüzün; Ay’ın lahikası sen olursun... Üzüm üzüme baka baka n’oluyorsa; Ay’a baktıkça, güzel bir dolunay olursun, ilkdördün olursun, hilâl olursun, parlayan olursun... Yaz gelir ve ‘Daha kaç yazımız kaldı ki?’ diye sormak, en mühim işimiz olur. Bakarsın, en güzel yazımız olur bu yaz... Bakarsın, bu defa, okşarız ayva tüylerini gecenin.
Tekneleri ve yıldızları memleketi olarak görenler, ıssız yerlerde kendisi için evren olanlar, beklentisiz ve vaatsiz sevenler, yargılamadan-yadırgamadan dinleyenler, “Seni seviyorum”a karşılık “Ben de seni” demek istemeyip alternatif “Ben de seni”ler üretenler...
Islak iskele kokusunu sevmeler,
bir şeyler,
bir şeyler...
Bana onu hatırlatan şey neden hep “ayrılık” oluyordu? Ve neden birinden ayrıldığımda hep onu görebilmek arzusu yerleşiyordu içime? Sanki birazdan yan sokağın köşesinden karşıma çıkacakmış gibi geliyordu. Oysa o şimdi çok uzaklarda bir yerlerdeydi. Yüzü yine insanın aklını başından alacak kadar güzel kalmış mıdır acaba? Yoksa yıllar acımasız oyununu ona da mı oynadı? Baktığım her yüzde onu aradım. Başkalarında hep onu sevdim. Ve her defasında ona benzemedikleri için hayatıma giren herkesi terk ettim. Aslında bunca terk ettiğim hep Araz’dı belki… Meğer ne çok terk etmişim onu; ne çok severken…