"Ula, deli uşak!" diye bağırdı Enver Kaptan. "Ne bu acele? Eskiden geç dönelim diye uğraşırdun, şimdi birkaç günde deli oldin da!"
Bakışları önündeki hırçın denizdeydi. "Artık bekleyenim var." Birinin onu beklemesinin, onun için gözlerini yoldan ayırmamasının, koşarak ona gelmesinin nasıl bir his olduğunu hep merak ederdi. Artık yüreği hissedi yordu. Olmadığı günler boyunca Ahu'nun gözü hep denizde, yani ondaydı. Göğüs kafesinde hissettiği şeyi bir başkasına söylese delilik derdi ama her şey oradaydı işte. Canlı ve ona ait tek his kanında akıyor, bütün bedenine yayılıyordu.
Şen bir kahkaha attı Enver Kaptan. "Sonunda yurduni buldun mi Zehiroğli?" dedi.
Kaptan köşkünden aşağıda kalan kaptana baktı. Güldü Enver Kaptan bu ifadesine. "İnsan yurduna gitmek için acele eder. Sevdaluk sağa yaramiş."
Bebek suyu da nedir ağa?" "Hamile kadınların rahimlerinde bebek büyürken iki sıvı bulunurmuş efendimiz. Hekim, biri "bebek eşi" diğeri "bebek suyu" dedi. Bebek bu iki sıvının içinde her ihtiyacını hazır bulurmuş." "Hah ! . . Cennet desene! " Sadrazamın hayret ile latife arası söylediği kelimeleri bostancıbaşı açıklamaya girişti:
"Haklısınız efendimiz, zaten bu yüzden bebeğe cenin diyoruz, rahim içinde cennet hayatını hazır bulduğu için, ekmek elden, su göl..."
On yedinci yüzyıl Cizvit misyoneri Paul Le Jeune, bir Montana yerlisine etrafta kol gezen sadakatsizlikle ilgili öğütler verirken, doğru anne-babalığa ait aldığı dersi hiç unutamamıştır: 'Bir kadının kendi kocası dışında bir erkeği sevmesinin onursuzluk olduğunu, kendisinin bile oğlunun gerçekten kendisinin oğlu olup olmadığını bilmediğini söyledim. Yerli bana dönüp, 'Sözlerin saçma, siz Fransızlar yalnızca kendi çocuklarınızı seversiniz. Biz ise kabilemizin bütün çocuklarını severiz' dedi.' Bizim biyolojik akrabalığımız çoğumuza ne kadar doğru gelse de aslında yine bir 'karikatürleştirme/taş devrileştirme' fiili söz konusu. Biz aileye ilişkin kendi algımızın sonsuz ve insan doğasına ait evrensel bir şey olduğunu varsayıyoruz.