Hiçbir şey dışarıdan göründüğü gibi değil aslında... Her insanın içinde hiç sönmeyen, kalbini ince ince sızlatan bir ateşi var. Kimimiz sevdiklerimizle, kimimiz yoksullukla, kimimiz ise hayatımızı zorlaştıran insanlarla sınanıyoruz. Burası dünya; bir imtihan meydanı. Hepimiz kendimize göre bir sınavın içindeyiz. Kanatlarımız var var olmasına ama bazen yükümüz o kadar ağırlaşıyor ki, uçmaya mecalimiz kalmıyor.
Ben de dışarıdan göründüğüm gibi değilim. Tıpkı Musa Eroğlu’nun o meşhur türküsündeki gibi: "Girebilsen bu sinemde neler var, gülüp oynadığım ele karşıdır..." Hâlâ çevremdeki insanlarla sınanmaya devam ediyorum. Ama artık sustum; hepsini Yüce Rabbimin adaletine havale ettim.
Bundan on yılı aşkın bir süre önceydi... Sığındığım o sakin liman, birden kopan fırtınalarla yerle bir oldu. Sebebi ben değildim çok şükür ama büyük bir bocalamanın, tarif edilemez bir zorluğun ortasında kalıverdim. Her şeye yeniden başlamak gerekiyordu. Çok darda kaldığım ama asla isyan etmediğim günlerdi.
Kirazı çok severim; benim için meyvelerin şahıdır, uğruna yollara düşebilirim. O zor günlerden birinde çarşıya çıktım. Mevsimi yeni başlamış, kirazlar tezgâhlarda göz alıcı bir kırmızılıkla ışıldıyor... Evin pek çok eksiği var ama elimdeki para temel ihtiyaçları karşılamaya bile yetmiyor. Tezgâha yaklaştım, içimden "Boş ver Ayşe, evin bir yığın ihtiyacı var, kiraz yerine onları alırsın" dedim ve boynumu büküp geri döndüm. Bunu o gün tam üç kez yaptım; gittim, baktım ve o kıpkırmızı tezgâhta aklımı bırakarak eve döndüm.
İsyan eden, şikâyet eden biri değilimdir ama sadece o an için biraz üzüldüm. Akşam üzeri, zar zor alabildiğim malzemelerle yemek hazırlarken kapı çalındı. Alt komşum—o dönem kirada oturuyordum—elinde tepeleme dolu bir kiraz tepsisiyle karşımdaydı. Eşi ziraat