Sofía Segovia’nın Arıların Uğultusu kitabını bitirdiğinde, kulağında gerçekten de o dinmeyen, mistik uğultu kalıyor. Kitap, seni Meksika’nın tozlu yollarından alıp bir mucizenin tam ortasına bırakıyor ama bunu yaparken hiç acele etmiyor; tıpkı bir arının çiçekten çiçeğe süzülmesi gibi ağırbaşlı ve zarif bir tempoda ilerliyor.
İşte bu büyüleyici hikâyeye dair hissettiklerim:
Bir Mucizeyle Tanışmak
Hikâye, yüzü deforme olmuş ve terk edilmiş bir bebeğin, bir arı bulutuyla sarılmış halde bulunmasıyla başlıyor. Simonopio adındaki bu çocuk, Morales ailesi tarafından sahiplenildiğinde sadece bir evlat değil, aslında ailenin koruyucu meleği haline geliyor. Simonopio konuşmuyor, ama arıların fısıltısını dinleyerek geleceği, tehlikeyi ve toprağın dilini herkesten önce duyuyor.
Büyülü Bir Gerçeklik
Kitabın en güzel yanı, mucizeleri çok doğal bir şeymiş gibi anlatması. Arıların bir çocuğu koruması, onun doğayla kurduğu o kopmaz bağ, okurken size hiç "saçma" gelmiyor. Aksine, Simonopio’nun gözlerinden dünyaya bakmak, modern insanın çoktan unuttuğu o kadim doğa sevgisini hatırlatıyor. Segovia, sert gerçekleri (devrim, salgın hastalıklar, arazi kavgaları) anlatırken araya serptiği bu masalsı dokuyla insanın ruhunu dinlendiriyor.
Yazar Toprağa bağlılığı, aile bağlarının gücünü ve bazen kaderin kaçınılmazlığını o kadar samimi bir yerden yakalıyor ki, kendinizi Morales ailesinin bir ferdi gibi hissetmeye başlıyorsunuz.
İyi okumalar...