Sonra nihayet bana doğru baktı. "Bryce."
"King." Ela gözlerinin içine baktım. "Bugün nasılsın?"
"Güzel bir hafta sonu geçirdim." Sırıttı. "Bu her zaman güzel bir pazartesiye sebep olur."
Güzel bir hafta sonu tanımı, cuma günü -beni öperek özel alanımı ihlal ettikten sonra sadece motorunu sürüp gitmek ve hafta sonunu güzel geçirecek başka bir kadın bulmaksa, onu mahvedecektim.
"Şanslısın," dedim ona. "Keşke ben de aynısını söyleyebilseydim. Cuma günü davetsiz bir misafir gelip tüm hafta sonumu burnumdan getirdi."
Dash Slater'dan başkası değildi. Adımları kararlıydı. Hatta oldukça kuvvetliydi. Onunla burada görüşmeyi bekliyordum, aslında umuyordum. Yine de fiziksel ve zihinsel olarak buna hazırlanmamıştım.
Bakışlarımız buluştuğunda, kalbim nefes almamı imkânsızlaştırarak gümledi.
Zihnim bomboştu, uzun bacaklarıyla şu kalın, şişkin uyluklarını saran siyah kotundan başka bir şeye odaklanamıyordum.
Hiçbir adamın Dash gibi hareket ettiğini görmemiştim, her adımında özgüven ve karizma taşıyordu. Ela gözlerinin titreşimle birbirine dolanarak girdap oluşturan yeşil, altın, kahverengi renkleri beni tuzağına düşürmekle tehdit ediyordu.
Vücudum bana ihanet ediyor, karnımdaki titreme mantığımı rahatsız ediyordu. Buraya bir hikâye için gelmiştim. Adamın sırlarını teker teker çalıp manşetlere yaymak için buradaydım. İçimdeki bu toy, hayvani içgüdü ahmakçaydı.
Ancak kahretsin, adam ateşliydi.
Birdenbire anne babamıza benim kadar öfke duymadığına içerlediğimi fark ettim. Oysa ben Ela'yı evlatlık verdikleri için onları hiç affetmedim. Bir evle değiş tokuş edilmesine hiç olmazsa bir kez öfke duysaydı, bir kez karşılarına çıkıp neden diye sorsaydı, bir kez suçlayan bakışlarımızı yüzlerine dikip yan yana dursaydık. Ben ailenin kara koyunu olmaya devam ederken o yaşlı annesini doktora taşıyan, ihtiyaçlarını karşılayan, babasının mezar taşını yaptıran hayırlı evlat olmuştu.