dikatini çekmişti. Hepsi meşgul oldukları şeyleri bir yana bırak- mış vakur, sessiz bir merakla iki hasmı seyrediyordu. Epey komik bir sahneydi. Fakat alı al, moru mor Adam İvano- viç'in küçücük gözlerinin meydan okuyan bakışları boşa git- ti. İhtiyar hiçbir şeye aldırmıyor, kudurmuş Bay Şultz'un su- ratına bakmaya devam ediyordu. Sanki yeryüzünde değil de, aydaymış gibi çevresinde uyandırdığı ilginin de hiç farkında değildi. Sonunda Adam İvaniç'in sabrı tükendi, öfkelendi. Tehdit edercesine sert, tiz bir sesle, Almanca:
-Neden bana öyle dikkatle bakıyorsunuz? diye bağırdı.
Ama hasmı anlamamış, hatta soruyu duymamış gibi yine ses çıkarmadı. Adam İvaniç, Rusça konuşmaya karar verdi.
İki kat artan bir öfkeyle:
Size soruyorum, niçin bana öyle dikkatli bakıyorsu- nuz? diye haykırdı. Beni sarayda bile tanırlar, sizi sarayda tanımazlar.1
Ama ihtiyarın kılı kıpırdamadı. Almanlar arasında kızgın homurtular duyuldu. Gürültüyü duyan Miller içeri girdi. Meseleyi anlayınca, ihtiyarı sağır sanarak kulağına eğildi, garip müşterisinden gözlerini ayırmadan, olanca sesiyle:
Bay Şultz, kendisine dikkatle bakmamanızı rica edi- yor! dedi.
İhtiyar, gayri ihtiyari Miller'e baktı ve o ana kadar hare- ketsiz olan yüzünde ansızın bir kuşku, huzursuz bir heyecan belirdi. Telaşlandı, şapkasını almak için inleyerek eğildi, ace- le, bastonuyla birlikte kaptı ve sandalyesinden kalkarak yü- zünde yabancı bir yerden kovulan fakirin zavallı, utangaç gülümsemesiyle salondan çıkmaya davrandı. Bitkin ihtiyarın uysal, mütevekkil telaşında öyle acıma uyandıran, yürek parçalayıcı bir zavallılık vardı ki, Adam İvaniç'ten başlaya- rak pastanede bulunanların hepsinin tutumu değişiverdi. İh- tiyarın birine hakaret etmek şöyle dursun, oradan her an bir dilenci gibi kovulabileceğinin farkında olduğu