• Ortalama 80 yıllık ömrümüzde ne çok şey görüyor, neler neler öğreniyoruz. Deneme yanılma yoluyla, kimi zaman hatalar yaparak bir işin en doğru yapılış şekline vakıf hale geliyoruz ve gün geliyor o naçiz beden tüm birikimleriyle toprak oluyor... İşte bu yüzden bu deneyimi sürdürebilmek adına usta-çırak, öğrenci-hoca ilişkileri büyük öneme sahip.
    Kolektif
    Sayfa 4 - Yunus Becit
  • Öncelikle bu kitabı okuyacaksan is bankası yayınlarını tercih etmelisin çünkü en özverili çeviriyi bu yayinevi yapmıştır.Montaigne denemelerini öldükten sonra ailesine yol göstersin diye yazmıştır.Populerlik ugruna yazmamıştır.Ancak sonucu öyle olmamıştır. Genis bir okuyucu çevresine yayılarak hayat hakkında deneyimlemeden altın değerinde bilgilere ulaşabilirsiniz.Evet kitabın tamamı bilgi olarak duyusal deneyimlerden çıkarılan sonuçlara göre bilgiler vermektedir.Genel itibarıyla insanın olumden korkmamasi anlatılır.Yalniz basina idare edebileceginden bahsedilir.Kitabın edebi türü denemedir.Deneme türüne deli türü denilebilir.Çünkü yazar kendiyle deli gibi konuşur tartışır. Bu özellikte deneme türünü anlamaniz için yeterlidir.Keyifli okumalar katılmadığınız noktalar tabi ki olacaktır yalnız kitabın en önemli özelliği duyusal deneyimleme olduğu için kişiden kişiye göre değişebilir.
  • Deneme yazılarını oldum olası çok severim. Çok sevdiğim için de çok okurum ama ne yazık ki deneme yazısını hakkını vererek yazan yazar bulmakta zorlanıyorum.

    Elif Şafak’ın romanlarını daha önce okumuştum, roman konusunda yazarlığına zaten diyecek yok. Deneme konusunda da bence oldukça başarılı. Bu tür yazıların olmazsa olması denilen noktalara dikkat ederek yazıyor.

    Yorumlara biraz göz gezdirdim de sanırım romanları ile kıyaslayanlar ve bu sebeple beğenmeyenler bu kitabın bir deneme kitabı olduğunu göz ardı etmiş biraz...

    Sonuç olarak; ben kitaplara çeşitli sebeplerle önyargılı yaklaşmam pek, bu sebeple şu sözüme güvenebilirsiniz: Evet bu kitap güzel bir deneme kitabı...
  • Deneme-makale tarzındaki yazılarında da sanat anlayışını açıklayan Fikret,"Hepimiz doğanın birer acemi öğrencisiyiz."görüşünü savundu.
  • Ve şimdi bir de sözünü etmiş olduğum şu nadir durumlara bakalım, bugün filozoflar ve bilginler arasında bulunan son idealistlere: yoksa bunlar mı çileci idealin aradığımız muhalifleri, onun karşı-idealistleri? Nitekim onlar öyle olduklarına inanıyorlar, bu “inançsızlar” (bunların topu inançsızdır zira); bu idealin muhalifi olmak, görünüşe bakılırsa onların en son inanç kırıntısı, öylesine ciddiler bu noktada, öylesine tutkulu oluverir sözleri, tavırları: - bu yüzden gerçek olması mı gerekiyor inandıklarının?.. Biz “bilenler”, her tür inançlıya karşı düpedüz şüpheciyizdir; şüphemiz bize giderek, vaktiyle varılmış bir sonucun tersine bir sonuca varmayı öğretmiştir: bir inancın kuvvetinin çok belirgin olduğu her yerde, inanılan şeyin kanıtlanabilirliğinin belirli ölçüde yetersizliğine, hatta olanaksızlığına hükmetmeyi öğretmiştir. Biz de yadsımıyoruz inancın “mutlu kıldığını”: tam da bu yüzden inancın bir şeyi kanıtladığını yadsıyoruz, - mutlu kılan bir inanç, inanılan şeye karşı şüphe uyandırır, “hakikat’’i temellendirmez, belirli bir olasılığı - yanılgı olasılığını - temellendirir. Peki burada durum neyi göstermektedir? - Bugünün bu reddedenleri ve aykırıları, bu Bir-Tek-Şeyde, düşünsel temizlik taleplerinde mutlak olanlar, zamanımızın şanı şerefi olan bu sert, kesin, ölçülü, kahraman tinler, tüm bu soluk benizli ateistler, Deccallar, ahlaksızlar, nihilistler; zihnin (Geist) bu kuşkucuları, yargıdan kaçınanları, didinenileri (ki bu sonuncusu, hangi bağlamda olursa olsun, istisnasız hepsi için geçerlidir), düşünsel vicdanın bugün yalnızca onlarda bulunduğu ve somutlaştığı bu son bilgi idealistleri, - bunlar, bu “hür, çok hür tinler” çileci idealden olabildiğince kopmuş olduklarını sanıyorlar gerçekten de: ama ben açıklayayım onlara kendilerinin göremediğini - kendileri onun fazla yakınında duruyorlar çünkü - bu ideal onların da idealidir, onlar kendileri, belki de yalnızca onlar temsil ediyor o ideali bugün, o idealin en tinselleşmiş ürünleri, onlar; onun en ön saftaki savaşçı ve keşif alayı, onun en sinsi, en nazik, en akla hayale gelmez baştan çıkarma biçimidir onlar: - eğer ben bir bilmece çözücü isem, o zaman onu şu cümleyle olmak isterim!.. Özgür tinler olmaktan daha çok uzak bunlar: hâlâ hakikate inanıyorlar çünkü... Haçlılar Doğu’da o yenilmez Haşhaşin tarikatı{10} ile, en alt seviyedekilerinin, hiçbir keşiş tarikatının ulaşamadığı kadar itaat içinde yaşayan o par excellence (olağanüstü) özgür tinliler tarikatı ile karşılaştıklarında, her nasıl olduysa, yalnızca en üst seviyedekilerin ortak sırrı olarak saklı tutulan o simgeyi ve sabıkalı sözü de sezinlediler: “Hiçbir şey gerçek değildir; her şey mubahtır”... Zihin (Geist) özgürlüğü buydu işte, hakikate olan inanca bile son verilmişti bununla... Bir Avrupalı, Hıristiyan bir özgür kafa (Freigeist) bu cümlenin ve onun labirenti andıran sonuçlarının içine dalıp da yolunu kaybetmiş midir ki hiç şimdiye dek? Bu mağaranın Minotauros’unu bilir mi kendi deneyimiyle?. Şüpheliyim bundan, dahası biliyorum ki öyle değil: - hiçbir şey, bu Bir-Tek-Şey’de mutlak olanlara, bu sözde “özgür tinliler”e bu anlamda bir özgürlükten ve serbestiden daha yabancı değildir, başka hiçbir bakımdan bu bakımdan olduğu kadar sıkı sıkıya bağımlı değildirler, tam da hakikate inanç konusunda, başka kimsenin olmadığı kadar sarsılmaz ve mutlaktırlar. Ben, belki fazla yakından tanıyorum bütün bunları: böylesi bir inancın zorunlu kıldığı o saygıdeğer filozof ölçülülüğünü, sonunda “Hayır’’ı da “Evet”i yasakladığı kadar katı bir şekilde kendine yasaklayan o zihinsel Stoisizm’i, olgusal olanın, factum brutum’un (kaba olgu) karşısında hareketsiz kalma arzusunu, bugün Fransız biliminin Alman bilimi karşısında bir tür ahlaksal üstünlük elde etmeye çalıştığı o “petit faits” (küçük olgular) yazgıcılığını (benim deyişimle: ce petit faitalisme [bu küçük olguculuğu]{12}), yorumdan (zor kullanmaktan, yamayıp düzeltmekten, kısaltmaktan, atlayıp geçmekten, içini doldurmaktan, uydurmaktan, çarpıtmaktan ve tüm yorumlamaların özüne ait daha başka ne varsa hepsinden) tümden kaçınmayı - genel olarak ele alınırsa, herhangi bir duyusallığın reddi ne kadar erdemin çileciliğinin bir ifadesi ise bu da o kadar aynı çileciliğin ifadesidir (aslında duyusallığı reddetmenin bir başka biçimidir yalnızca). Ona, o mutlak hakikat istencine zorlayan ise, çileci idealin kendisine duyulan inançtır, bu inancın bilincine varılmayan buyruğu olarak da olsa, şu konuda yanılgıya düşmemek gerekir, - bu, metafizik bir değere, kendi başına hakikatin değerine duyulan inançtır; o değer ki, yalnızca bu ideal ile garantilenir ve onaylanır (bu idealle yükselir ve düşer). Kesin bir yargıyla söylenirse: “önkoşulsuz” bilim yoktur, böylesi bir bilim düşüncesi düşünülemez, mantığa aykırıdır: önce hep bir felsefe, bir “inanç” var olmalıdır ki, ondan hareketle bilim bir yön, bir anlam, bir sınır, bir yöntem, bir var olma hakkı kazansın. (Bunun tersi anlayışta olan, örneğin felsefeyi “kesin bilimsel temeller üzerine” oturtmaya kalkan, yalnızca felsefeyi değil hakikatin kendisini de başaşağı etmek zorundadır önce: böylesine saygıdeğer iki bayana karşı{13} yapılabilecek en büyük hakaret!) Evet, buna şüphe yok - ve bu vesileyle sözü “Şen Bilim”e bırakıyorum; bkz. beşinci kitap, sayfa 263 - “doğrucu olan kişi, bilime inancın şart koştuğu o cüretkâr ve sonul anlamda doğrucu olan kişi yaşamın, doğanın ve tarihin dünyasından başka bir dünyayı evetler böylece; ve bu “başka dünya”yı evetlediği ölçüde de, nasıl? o dünyanın karşılığını, bu dünyayı, bizim dünyamızı - reddetmek zorunda kalmaz mı?.. Bilime inancımızı, metafizik bir inanç temellendiriyor daha hâlâ, - biz bugünün bilenleri, biz tanrısızlar ve anti-metafizikçiler, bizler de ateşimizi hâlâ bin yıllık bir inancın, Platon’un da inancı olan o Hıristiyan inancının, Tanrı’nın hakikat olduğu, hakikatin tanrısal olduğu inancının tutuşturmuş olduğu yangından alıyoruz... Ama ya inanılırlığını gitgide daha çok yitiriyorsa bu, ya tanrısal olan şeylerin tümünün de yanılgıdan, körlükten, yalandan başka bir şey olmadıkları çıkıyorsa ortaya, - ya Tanrı’nın kendisinin, bizim en uzun sürmüş yalanımız olduğu çıkıyorsa ortaya?” - - Burada durmak ve uzun uzun düşünmek gerekir. Bilimin kendisinin bir gerekçeye ihtiyacı var bundan böyle (bununla, bilim için böyle bir gerekçenin var olduğu söylenmiş olmuyor elbet). Bu bağlamda, en eski ve en yeni felsefeleri gözden geçirin: hepsinde, önce hakikat istencinin kendisini gerekçelendirmeye ne ölçüde ihtiyaç olduğu bilinci eksiktir, her felsefenin bu noktada bir gediği vardır - neden böyle bu? Çünkü tüm felsefe çileci idealin hâkimiyeti altındaydı şimdiye dek, çünkü hakikat varoluş olarak, Tanrı olarak, en yüksek merci olarak koyutlandı, çünkü hakikatin sorunsallaştırılmasına izin yoktu. Anlıyor musunuz bu “izni”? - Çileci idealin Tanrı’sına olan inancın reddedildiği andan başlayarak yeni bir sorun ortaya çıkıyor: hakikatin değeri sorunu. - Hakikat istencinin bir eleştiriye gereksinimi var - biz de kendi ödevimizi belirlemiş oluyoruz böylece -, hakikatin değeri, deneme amacıyla, bir kere sorgulanacak... (Bu söylenenlerin fazla kısa tutulmuş olduğunu düşünene “Şen Bilim”in “Biz de ne ölçüde hâlâ sofuyuz” başlıklı bölümünü okumasını öneririm; sayfa 260 vd’nda, daha da iyisi sözü edilen eserin beşinci kitabının tümünü, aynı şekilde “Tan Kızıllığı”nın önsözünü okumasını öneririm.)
  • Benim elbet bir bildiğim var: Hayat saçma sapandır.
    Üstüme saçmalı tüfeğiyle ateş açtı hayat
    Yaylım ateş, bombardıman, güldürücü gaz
    Şairsin! Arkanı dönme! Neyin var fırlat!
    Hiç yoksa şu inkisarı kağıda geçir, sonuna kadar yaz
    Nasıl olsa çıkaramazsın saçmayı etinden
    Hiç deneme
    Cibril`i düşünmeden
    Asla yaşayamazsın
    Seni uçurmazsa yandın
    Kuşları da uçuran
    Ey şair! Ey dilenci!
    Kanatsız, mızmız, sözün köpeği
    Tiryakilik peşinde geceleri
    Günün ortasında karmanyolacı.
    Sana değil Davud`a yaraşıyor sapan
    Korkun var bölük pörçük
    Ümidin çatal çatal
    Baka gör bunların arasından
    Hangi yer sana ayrılmış
    Hangi yâre senlik bir şey bırakmış
    Çalap

    İsmet Özel
  • Deneme kitabı olduğu için çok hızlı akmayan, ama fikirleriyle sizi içine çeken bir eser... Cemil Meriç hepimizin tanıdığı (en azından duyduğu) bir üstad... Düşüncelerini okuyabilme fırsatını bulduğum için mutluyum. Bazı konularda kendisine hak veriyor, bazı konularda vermiyorum; bu benim görüşüm. Kısacası ne sağcı kimliği ne de solcu kimliği tamamıyla kabul edebilmiş bir adam, ve onun kaleminden dökülmüş incileri görüyorum...