Bu arada fırsat düştükçe, edebî sanatlar denen mecaz, istiâre falan filan gibi ıvır zıvırı bir yana bırakıp, nazım, roman, hikâye, piyes, deneme gibi edebî türler ve bunların tarihi hakkında kısaca bilgiler verir, bu konularda büyük sanat teoricilerinin düşüncelerinden örnekler bulup onlara okurdum.
Gene fırsat düştükçe yerli ve yabancı edebiyatçıların hayatları ve sanat anlayışları hakkında gücümün yettiği kadar açıklamalarda bulunur, zaman zaman, eski şiirimizin en anlaşılır parçalarını okuyarak eski sanat zevki ile bugünkü arasındaki büyük farkı görmelerine, bununla beraber eski şiirimizde gerçekten merak edilip sevilecek büyük taraflar bulunduğunu sezmelerine çalışırdım. Bu arada Halk edebiyatımız üzerinde de önemle durur, bir Yunus Emre'nin, bir Karacaoğlan'ın, bir Köroğlu'nun, halkın ruhundan kopma şiirlerinin, sanat bakımından daha az ustalıklı olsalar da, yine Fuzuli'ler, Bâki'ler, Nedim'ler yanında yer almaya lâyık bir değerleri olduğunu ve bu değerlerin nereden geldiğini göstermeye çalışırdım.
Yaşamak üzereyken elimizin tersiyle ittiğimiz, sağ değil de sol sokağa saptığımız, bir insana somurtmaya değil de gülümsemeyi seçtiğimiz, "hayır" yerine "tabii ki" dediğimiz, o treni kaçırmadığımız, o son kahveyi içmekten vazgeçmediğimiz hayatlar nasıl akardı acaba?"
(...) Hırka-i Tecrîd, bir yandan da Tilki Günlüğü’nün son cildi veya “sağlaması” sayıldığı için, önsözündeki bu kısım, aynı zamanda Tilki Günlüğü’nün macerasını anlatıyor. Ağırlıklı olarak rüyâlardan ve onların ebced / iştikak usûlüyle tâbir tablolarından oluşuyor.Salih Mirzabeyoğlu‘nun hemen bu eserin ardından başlayan ve 11 yıldır kesintisiz devam eden, üç adımlık bir odadaki tecrid hayatını ve o hayat içinde bile hiç durmadan devam eden eser verme ve fikir üretme mizacını hatırlayınca, ne kadar da mânâlı!
HIRKA-İ TECRÎD -Risâle-i Üçışık-, 18 Kasım 2011, Çarpıcı Kitap·Kitabı okuyor