Ve en derin aşk, bazen avuçtan kayan bir taştır.
Bir küçük çakıl taşı tanıdım, Akarsuların ve derelerin aşındıramadığı. Zamana karşı direnerek ve sabrederek Sivri kenarlarını kaybetmeyen. Gösterişten uzak, Bir o kadar sade ve alımlı. O kadar küçük, o kadar ağırdı ki, Yüreğimin en derin çukuruna oturdu. Ne fırtınalar görmüştü kim bilir, Ne yalnız geceler ağlamıştı sessizce. Tutmasını öğrendim yavaş yavaş, Parmaklarım onun sertliğinde yumuşadı. Önce kanattı, sonra iyileştirdi yaralarımı, İkimizde kırılgan, ikimizde çaresiz. Bir haziran rüzgârı esti sertçe, Avucum boş kaldı birden O küçük çakıl taşı gitti, Denize doğru yuvarlandı, Gözlerimin önünde kayboldu mavilikte. Şimdi kıyıda bekliyorum her akşam, Dalgalar ayaklarımı öperken. Belki bir gün döner dersin, Belki bir daha hiç göremem...
Duygu ve Düşünce
Çözdüm her şey çok basit Denize doğru üç beş dakika yeter Derdimi anlatmaya #bülentortaçgil #denizedoğru
1000Kitap
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Akıncı il gazi bey çeşitli yolsuzluklarda bulunanlar, tapınak soyan, insan tüccarlığı yapan, duvar delen, soygunculuk, hırsızlık edenler, işledikleri suçlara göre ad alırlar. Soner A. Soner A. ­İl Gazi Bey Akıncı Beyiydi Pek çok kale ehline emanet edilmişti Seslendi yeniçeri ağasına Dursun çavuş bilir ne gelir başına Yolsuzluklar yapanın mescitler soyanın Dursun çavuş dediki elbet bilirim ağam Soygunculuk edenler cana kıyan İnsan soysuzdur çulsuzdur ruhsuzdur Onun korkusu yoktur Cenabı Haktan Hiç bir insana haksızlık yapılmaz Onlar işledikleri suçlara göre yargılanır Her insan kendi mükâfatını cezasını alır Bilal emmi hırsızlık yapmış ah almıştı Osmanlıda ah almanın cezası yanmaktı İnsan tutacaktı bir mekânı ıslah edecekti Tarihin tanıkları idi kaleler Günde yüz kere yüzler sürmeli Dua etmeliydi O sultanı görmek için Getirin dedi İl Gazi Bey Suçlu Bilal Emmi çıkarıldı huzuru divana İl Gazi Bey sordu Çamlıhemşinde Akıyordu fırtına deresi sessizce Kaleler surlar şahitti yaptıklarıma
Din
Doğru kişi de gözler daima dünya barındırır.
Siyah gözler karanlığa ait. Kahve gözler toprağa ait. Mavi gözler denize ait. Yeşil gözler ormana ait. "Ama en sonunda her göz,sevdiğine aittir."
Deniz’in Ay’ı
Deniz aya kavuşamadı. Ben ise denizden bile uzaktım. Bunu ilk fark eden ben değildim. Belki rüzgâr benden önce anlamıştı. Belki kıyılardaki taşlar. Çünkü deniz her gece aynı şeyi yapıyordu. Ay gökyüzünde belirdiği anda ona doğru yükseliyor, dalgalarını biraz daha uzağa gönderiyor, sanki aradaki mesafeyi sabırla aşabileceğine inanıyordu. Fakat sabah olduğunda ay gidiyor, deniz ise olduğu yerde kalıyordu. Yıllarca onları izledim. İnsanlar gölgelerin yalnızca ışığın eksikliği olduğunu düşünür. Oysa ben hep bunun tersine inandım. Gölge, ışığa en yakın olan karanlıktır. Onun hemen yanında yaşar ama hiçbir zaman ona dönüşemez. Belki bu yüzden ayı sevdim. Çünkü insan, kendisinde olmayan şeye karşı açıklayamadığı bir yakınlık hisseder. Ayı ilk ne zaman sevdim hatırlamıyorum. Belki onu her gece başka yüzlerle görmeye başladığımda. Bazen ince bir çizgi kadar kırılgan, bazen göğü dolduracak kadar görkemliydi. Ama ne hâlde olursa olsun aynı şeyi koruyordu: ulaşılmazlığını. Deniz bunu umursamıyordu. Her gece yeniden deniyordu. Onu izlerken bazen kendi hâlime üzülüyordum. Çünkü denizin en azından bir yönü vardı. Sevgisinin götürdüğü bir kıyısı, çarptığı bir sahili, sesini ulaştırdığı bir ufku vardı. Benimse hiçbir yere giden yolum yoktu. Bir gölgeydim. Varlığım bile bana ait değildi. Ay doğduğunda ortaya çıkıyor, ay kaybolduğunda ben de onunla birlikte siliniyordum. Bu yüzden bir gece kendi kendime şu cümleyi söyledim: Deniz aya kavuşamadı. Ben ise denizden bile uzaktım. O an bunun yalnızca ayla ilgili olmadığını anladım. Bazı insanlar deniz gibidir. Sevdikleri şeye ulaşamazlar ama en azından ona doğru ilerleyebilirler. Bazılarıysa gölge gibidir. Sevdikleri şeyin etrafında yaşarlar, onunla var olurlar, hatta bazen hayatlarını onun ışığı belirler; fakat aralarındaki mesafe hiçbir
Edebiyat
GİZLİNİN GİZLİSİNİ BİLEN HEP HAKLI ÇIKAR...
900 Katlı İnsan'ı yıllar önce okumuştum. Beğenmiştim. Mustafa Merter Hoca'ya eserinin ismini ilham edense Mevlana Celaleddin-i Rumi Hazretleridir: "Aziz dost! Sen tek bir kişi değilsin. Bir âlemsin! Derin ve çok büyük bir denizsin. Ey insan-ı kâmil! O muazzam varlığın belki dokuz yüz kattır; dibi, kıyısı olmayan bir denizdir. Yüzlerce âlem o denize gark olup gitmiştir! Bu konuyu anlatmak uyanıklığın da uykunun da elinde değildir. Zaten bu dünya ne uyanıklık ne de uyku yeridir!" Mevzu "insanın katları" olunca aklım ister istemez Tâhâ Sûresi'ne gidiyor. 7. âyette geçen bir ifadeyi hatırlıyorum. Kısa bir meali şöyledir: "O, gizliyi de, gizlinin gizlisini de bilir!" İşte Mevlana Celaleddin Hazretlerinin mezkûr sözünden bu âyete de bakıyorum. Ferman-ı ilahînin fıtratımızdaki bir yana işaret ettiğini tefekkür ediyorum. Nedir? İnsan tek kattan ibaret değildir. Cümle latifelerinin ifade-i meram ettikleri bir meclistir. Bu meclisin dışarıya aksettirdiği karar bir de çıksa içeride nice nice "al-ver"ler olmaktadır. Ve Alîm-i Mutlak olan Rabbimiz de bize, bu âyet-i celile ile, "içeride olanlardan haberdar olduğunu" beyân buyurmaktadır. Zira, o sadece Rab değildir, Rabbü'l-Alemîn'dir. Hiçbir âlem onun bilişinden saklanamaz. İster büyüklüğüne, ister küçüklüğüne, ister tasannusuna sığınsın. __Yalnız şuur-şuuraltı düzleminde ele almayalım bunu lütfen. Fazlası da var. Ki kitabında Mustafa Hoca sarhoşluğunda bambaşka bir karaktere dönüşen insanların dahi bu sırrın parçası olduğunu söylüyor. Yâni sarhoşluk onları dönüştürmüyor. İçlerindeki başka bir katı ortaya çıkarıyor. Tıpkı Split filminde olduğu gibi. Doğru çağrıyla içeride varolanlardan birisi yüzeye çıkıyordu. İrâde bu çağrının aracı oluyordu. Mâlûm: Karşılaştığımız insanlar dahi bizdeki farklı katları uyandırabilirler bazen. Yüzlerine
Tefekkürât