Su, her zaman aşağıya doğru akar. Dağlardan doğar ama denize varmak için hep alçağı seçer. Çünkü suyun tabiatı tevazudur. Bu tevazu, onun büyüklüğünün kaynağıdır. Mevlânâ suyu överken şöyle der: "Su gibi ol. Önüne konanı temizle, içine düşeni kucakla, gürültüsüz ak ama hayat ver." İnsan da su gibi olduğunda, savaşmak yerine kucaklamayı öğrenir.
Spoiler!
.
.
.
.
.
.
.
.
Hançerini doğrultmuş üzerine doğru uçan Peter'ı gören Kanca küpeşteye çıktı ve kendini denize bıraktı. Orada onu timsahın beklediğini bilmiyordu, çünkü biz kasten saati durdurduk, yoksa atlayamazdı: Sona doğru bizden ona küçük bir saygı gösterisi. Son bir zaferi oldu, bence bunu ondan esirgememeliyiz. Küpeştede ayakta durup omzunun üzerinden, ona doğru süzülen Peter'a bakarken, ona ayağını kullanmasını işaret etti. Bu da Peter'ın hançerini saplamak yerine tekme atmasına neden oldu. Kanca sonunda o dilediği lütfu elde etmişti.
"Sende de terbiye yok," diye bağırıp alaycı ve mutlu birşekilde timsaha gitti.
Kanca James işte böyle can verdi
Ve doğru yolda olduğumuz duygusunu hiç yitirmedim. El ele tutuşmuştuk, yan yana yürüyorduk ama ben her zaman olduğu gibi Lila'nın benim on adım önümde olduğunu, ne yapması, nereye gitmesi gerektiğini kesin olarak bildiğini hissediyordum. Kendimi her konuda ikinci hissetme duygusuna alışıktım; her daim birinci olan onun için her şeyin açık ve net olduğundan emindim: yürüyüşümüz, gidip dönmemiz için gereken zaman aralığı ve denize ulaşan yol konusunda ona güveniyordum. Sanki o zihninde her şeyi kusursuz biçimde düzenlemişti ve çevredeki dünya bu düzeni asla bozamazdı. Neşeyle bıraktım kendimi. Gökyüzünden değil, toprağın derinliklerinden geldiğini hissettiğim puslu ışık sanki yüzeye çıkınca yoksullaşıyor, kararıyordu.
Nesneleşmiş, nesneler arasında nesneye dönüşmüş -nesnelerle sembiyotik bir kölelik ilişkisi kurmuş olan-insanın kuracağı toplum ancak görünürde sağlam bir toplum olabilir. Işıl ışıl parlayan apartmanlar ormanı, acıklı bir sahnenin sadece cephesidir; kapıyı açtığında, oda yerine yankının gümbürdediği bir uçurum içinde bulursun kendini.Denize düşmüş her kazazedenin içinde iki zıt duygu bulunur: geminin sağlam güvertesini bırakmış olmaktan doğan çaresizlik ve ufukta -bir ada, bir kütük, bir sandal gibi- onu kurtarabilecek herhangi bir bahanenin belirebileceği umudu.Kendisine doğru yüzmemiz gereken adanın tuhaf bir şekli vardır; uzaktan iki levhayı andırır. Ve gerçekten de yaklaştıkça iki levhanın söz konusu olduğunu anlarız. Bunlar çok uzun zamandan beri anlamını unuttuğumuz on cümlenin yazılmış olduğu levhalardır.Evet, On Emir bizim biricik kurtuluşumuzdur. Büyük Batı uygarlığı onun üzerine kurulmuştur ve -eski, gereksiz ve sınırlayıcı oldukları düşünülerek temeldeki taşların çekilmeleriyle de uygarlık yıkılmaya başlamıştır.Başka her şeyden önce On Emir konuşmayı ve karmaşıklık ilkesine dayanarak ilişkiler kurmayı öğrenmiş olan büyük maymunun etolojik temelidir.Bunu anlayabilmek için belki de emir kavramındaki askerî yansımayı silmemiz ve bunun yerine yol kavramını yerleştirmemiz gerekir. On Emir, insana kendiyle ve başkalarıyla ilişki yoğunluğuna varmak için gerekli yolu işaret eder; her şeyin doğru ölçütünü gösterir, insanın haklarını, yükümlülüklerini ve bu ada layık olmak için- hayat süreci boyunca üstlenmeyi öğrenmesi gereken sorumluluk düzeyini hatırlatır.
__Tabii ki On Emir'in gerekliliğini hissetmeyi başarabilmek için sessiz kalmayı, ölçülü yaşamayı öğrenmemiz gerekir. Daimi olarak iPod'un kulaklıklarıyla tıkalı kalan kulaklar