Allah, güzelliğinden zerre miktarını bize bağışlamış ve karşılığında kulluk sözü almıştı. Bununla da kalmamış bizi bu sözümüzden dolayı birbirimize şahit tutmuştu. Yani herhangimiz, verdiğimiz sözü unutur veya o sözden dönersek diğerimiz ona hatırlatacak.
Osmanlı İmparatorluğu’nun sarayları ve şaşaası üzerine çok söz söylenir; çok slogan atılır. Bütün bir nesil, okul kitaplarında yer alan “maliyenin iflası ve saraylar” hikayesiyle büyümüştür. Oysa insanlarımız, son yıllarda Avrupa’nın ve Rusya’nın başkentlerini gezmeye başlayan Türkler buralardaki saray ve kasırları gördükten sonra şunu fark ediyor; 19.yüzyılın Osmanlı devlet tüketimi diğer büyük devletlerle mukayese edilemeyecek ölçüde mütevazıdır.
Hem Bizans’ın son başbakanı Notoras hem Gennadios gibi halkın çok itimat ettiği ruhaniler,” Bu memlekette, Frenk’in ekmeğindense Türk’ün sarığını ve kılıcını tercih ederiz” demişlerdir.
Osmanlı, üst üste bir düzine başarılı mareşal yetiştirmiş bir hanedandır ve içinde takdire şayan çok sanatkâr vardır. Şüphesiz ki bir millet ve devleti İkbal ve iktidarın doruğuna yükseltmek gibi o devletin sanayi çağına intibakında da meziyetleri vardır ve nihayet ortadan kalkmasında yine aynı hanedanın kendine has kusurları etkili olmuştur.
19. yüzyıla kadar Osmanlı idaresinde askeri ve sivil veya askeri ve mülkî ayrımı yoktu. Sancakbeylerinin üzerindeki büyük rütbeli komutanlar; eyaleti yönetenler veya merkezde 1.,2. ve 3. vezir rütbesiyle divana girenler, kaptan-ı deryalar, ki bunlar vezir yani mareşal rütbesi taşırlar, Anadolu ve Rumeli beylerbeyi gibi eyalet komutanları ve valilerdi.