Büyük insanlar, büyük acılar cekmek zorundadırlar..
Acı ve üzüntü, engin bir bilinç ve derin bir yürek için her zaman zorunludur.
Sayfa 330·Kitabı okuyor
Artık büyük çoğunluğumuz ekili bir tarla görme fırsatını fazla elde edemiyor, oysa bizim karnımızı doyuran ezelden beri ve sadece toprak olmuştur; besinimizi sağlayan anamız olması nedeniyle ona daima bağlıyızdır; benzetme yaparak değil, gerçekten kelimenin tam anlamıyla buldozerle ezdiğimiz yiyecek dağları da işte onun ürünüdür. **Bu savurganlığın sonuçlarının ciddiyetine varabiliyor muyuz? Sözünü ettiğim ekonomik sonuçlar değil, yüreğimizin, varoluşumuzun en derin ve köklü anlamının dahil olduğu sonuçlardır. Toprağın ürünlerini hor gören, ona özeni savsaklayan, minneti duyguları arasında saymayan nasıl bir toplum olabilir ki? Yiyecek dağlarını yok etmek ve sonra uslu çocuklara, saygılı yurttaşlara, sorumlu ve merhametli yetişkinlere sahip olmak mümkün müdür? Postmodernitenin bizi ikna etmeye çalıştığı üzere, hayatımız gerçekten sızdırmaz kompartımanlardan, ilişki kurmayan insanlardan mı oluşuyor yoksa insan hayatının altında gizlenen, birlik kavramı mıdır? Aleni olmasa da her eylem eninde sonunda başkalarının üzerinde yansıma yapar. Minnet ortadan kalktı, onun yerini alan, gücenme şeytanı mıdır? Gücenmek, sinirli, yaralı kılar, zehirler ve bizi özen ve minnet yoluna götüreceğine talebin eğri büğrü yoluna sürükler. Öfkeli olduğumuzu hissederiz ve talep ederiz. Talep ederiz, çünkü hayal kırıklığına uğradığımızı hissederiz. Hayal kırıklığına uğrarız, çünkü elimizden bir şeylerin alındığını hissederiz. Hesaplar yaparız ama hesaplar tutmaz. Gücenik bir toplum artık dikkat, ciddiyet, sonuç beklentisi isteyen bir tasarıyı takip etmekten çok uzaklaşmıştır ve artık eğitmesi de mümkün olamaz. Her gün yok edilen yiyecek dağları ve sarhoşluktan bayılana kadar içen gençler aynı madalyonun iki yüzüdür. Hesabı tutan Homo economicus'tur. Hayat bir hesap işidir: İşe yaramayan
Sayfa 40·Kitabı okuyor
Reklam
İnsanların travmayla nasıl başa çıktıklarını anlamada merkezi bir rol oynayan çok dallı vagus sinirinin geldiği yerden ve anatomisinden kısaca bahsetmek istiyorum. Sosyal bağlılık sistemi, beyin sapı düzenleme merkezlerinde yer alan sinirlere bağlıdır, ilk olarak vagus - aynı zamanda onuncu kafa siniri olarak da bilinir- yüz kaslarını, boğazı, orta kulağı ve gırtlağı ya da larinksi hareket ettiren bitişik sinirlerle birlikte "ventral vagal kompleks" (VVC) adını alır, bu çalışmaya başladığında bize gülen insanlara gülümseriz, onayladığımızda başımızı sallarız ve birilerinin başına gelen talihsizlikleri duyduğumuzda kaşlarımızı çatarız. VVC işin içine girdiğinde, kalbimize ve akciğerlerimize de sinyaller gönderir, kalp atışlarımızı yavaşlatır, derin nefes almamızı sağlar. Sonuç olarak kendimizi, sakin, rahatlamış, özgüvenli ya da keyifli hissederiz.
Sayfa 81·Kitabı okuyor
Eskiden köylerde bir bebeğin doğumuyla bir ağaç dikme geleneği vardı; bu gelenek zaman içinde İtalya'nın bütün beldelerinde geçerli bir yasaya dönüştü ama yasaya fazla kulak asan olmadı. Zaten belediye memurunun diktiği ağaç ile babanın elleriyle diktiği ağaç arasındaki fark elma ve ıhlamur arasındaki fark kadar büyüktür. Ihlamur dikildikten sonra başka bir özene gereksinme duymadan büyür, ama elma ağacı sürekli bakım ister: Gençken dik durması için destek verilir, sonra gübrelenir, düşmanlardan korunur, bilge ellerce budanır, çok sıcak günlerde susuzluğu giderilir. Sözün özü, elma ağacı bize meyve -elma- verebilmek için çok zamana ve çok bakıma gereksinme duyar. Her birinin yürek burkucu biçimde birbirinin aynı olduğu meyveleri, plastik bir tabak içinde süpermarketten aldığımız günümüzde bu geçiş ve bu sürecin derin anlamı gözden kaçırılabilir.
Sayfa 40·Kitabı okuyor
Aşk, yolculuğunun en derin noktasına ya da uçuşunun en yüksek noktasına ulaştığında bizi güldürmez: En derinde ya da en yüksekte bizden inlemeler, çığlıklar, acı çekme sesleri koparır ama bu coşkun bir acıdır ve iyi düşünüldüğünde bunda bir tuhaflık yok, çünkü doğmak acı veren bir sevinçtir. Bizi parçalarken birleştiren, kaybederken bulan ve bitirirken başlatan kucaklaşmanın doruk noktasına Fransızlar "küçük ölüm" diyorlar. Ona "küçük ölüm" diyorlar, ama değil mi ki bizi öldürürken do­ğuruyor, o büyük, çok büyük olmalı.
Bir matemin derin üzüntüsü altında ezilip kalan kalplere dayanma gücü vermek için hayat vazifelerinin baskın sesi kadar etkili şey olamaz.
Sayfa 36·Kitabı okuyor
Alıntı
Reklam
Reklam