"Mısralar sanıldığı gibi duyguların değil, yaşamış olmanın verimidir. Bir mısra yazabilmek için insan, birçok şehir görmeli; insanları, nesneleri fark etmeli; hayvanları tanımalı; kuşların nasıl uçtuğunu hissetmeli; çiçeklerin açarken nasıl titreştiğini bilmeli...Keşfedilmemiş güzergahlar; şaşırtan rastlantılar ve yaklaşmakta olduğunu sezdiği ayrılıklar üzerine düşünebilmeli... Hâlâ tam anlaşılmamış çocukluk günlerini; sevindirici bir şey söylediklerinde anlamayıp kırdığımız anne babaları; tuhaf çocukluk hastalıklarını; sessiz ve kapanık odalarda geçen günleri; deniz kıyısındaki sabahlar; denizi, denizleri; yukarılarda çağıldayan, yıldızlarla uçuşa yolculuk gecelerini düşünebilmeli...Hem sonra ölenlerin yanında bulunmalı; odalarda, ölülerin başucunda oturmuş olmalı... Anılar ancak içimizde kan, bizde bakış ve davranış oldukları, isimsizleştikleri, artık bizden ayırt edilemedikleri zaman, işte ancak o zaman, umulmadık bir vakitte, bir mısranın ilk kelimesi, anıların arasından çıkıverir."