Çünkü özellikle gençliğinde, hiç kimse bundan sonra her şeyin daha kötü olacağını düşünerek hayatını sürdüremeyeceği gibi, insan eğer hayatının en mutlu ânını yaşadığını hayal edebilecek kadar mutluysa, geleceğin de güzel olacağını düşünecek kadar iyimser olur. Ama hayatımızın, tıpkı bir roman gibi artık son şeklini aldığını hissettiğimiz günlerde, en mutlu ânımızın hangisi olduğunu benim şimdi yaptığım gibi hissedip seçebiliriz. Yaşadığımız bütün anlar içerisinde neden bu ânı seçtiğimizi açıklamak da, kendi hikâyemizi bir roman gibi yeniden anlatmayı gerektirir elbette. Ama en mutlu ânı işaret ettiğimizde, onun çoktan geçmişte kaldığını, bir daha gelmeyeceğini, bu yüzden bize acı verdiğini de biliriz. Bu acıyı dayanılabilir kılan tek şey, o altın andan kalma bir eşyaya sahip olmaktır. Mutlu anlardan geriye kalan eşyalar, o anların hatıralarını, renklerini, dokunma ve görme zevklerini bize o mutluluğu yaşatan kişilerden çok daha sadakatle saklarlar.
Yalnızlığını geçici bir süreliğine de olsa unutmuştur fakat bunun bedeli başlı başına bir benlik olarak varligindan vazgeçmektir. Onu uzun vadede yalnızlıktan yapıcı bir şekilde kurtarabilecek tek şeyi, yani kendi içsel kaynaklarını, gücünü ve yönelim duygusunu geliştirerek başkalarıyla ilişkilerini bu temel üzerine oturtmayı reddeder.Ne kadar “birbirlerine yaslansalar” da bu “doldurulmuş insanlar” eninde sonunda daha da yalnızlaşmaya mahkumlardır, ne de olsa içi boş insanlar sevmeyi öğrenmelerini sağlayacak bir temelden mahrumlardır.
Asık bilgelik, gerçekliği ne zaman kendi isteklerimize göre şekillendirebileceğimizi, değiştirilemeyecek olanı ise ne zaman sükunetle kabulleneceğimizi bilmektir. / Seneca
Öfke, (sonuçları ne kadar trajik olursa olsun) içinde barındırdığı iyimserlik açısından neredeyse komik bir inançtan doğar: Yaşamla yaptığımız anlaşmada bu türden bir düşkırıklığı yaşayacağımızın yazılmadığına, böyle bir maddenin yer almadığını inanırız.