Felsefe yapmaya hevesli Mardirosyan Efendi kendi kendine şöyle düşünüyordu: “Tab’ı beşer böyledir. Ondan menfaat hissini alınız.Elini kolunu kıpırdatmaz. Kimseye yardım etmez. Merhamet ve hemcinsine yardım ekmek kadayıfı ise, bundan şahsen edinilen menfaat onun kaymağıdır.
Ne içindeyim zamanın,
Ne de büsbütün dışında;
Yekpare, geniş bir anın Parçalanmaz akışında.
Bir garip rüya rengiyle Uyuşmuş gibi her şekil, Rüzgarda uçan tüy bile Benim kadar hafif değil.
Başım sükütu öğüten Uçsuz, bucaksız değirmen;
İçim muradına ermiş Abasız, postsuz bir derviş;
Kökü bende bir sarmaşık
Olmuş dünya sezmekteyim,
Mavi, masmavi bir ışık Ortasında yüzmekteyim.
At vuruldu; içim paramparça rüveyda
Gölgelerin ardına sakladım kusurumu
Sen orda kayıtsızca gülümsüyor gibisin
Ben burada damla damla eriyip akıyorum
Yine de çiğnetemem kimseye gururumu
İstenmedigim yeri sessizce terk ederim
Hâtıra kalsın diye bırakır da ruhumu
Mahsun bir derviş gibi boyun büker, giderim 
Tecrid hırkası, derviş hırkası, fikir hırkası; dervişlerin âlemden tecrid olup çekildikleri inzivâlarında giydikleri hırka… Salih Mirzabeyoğlu‘nun bu adı taşıyan, 1998’de yayınlanan 40. eseri… Ve onun ünlü -desek yeri- önsözü:“Ben kimim?” diye sormak, “ölüm nedir?” diye sormakla birdir… “Ben”… Bütün hayat, bu soruya cevab vermek üzere yaşadığımız hâdiseler dizisinden ibaret!..