İhsan Oktay ANAR ismini ilk olarak Ege Üniversitesinde öğrenim gördüğüm sıralarda duymuştum. Kendisi o zamanlar Ege Üniversitesi Felsefe Bölümünde öğretim görevlisiydi. (2011 yılında emekli olmuş.)
O dönemler Felsefe Bölümünü yarıda bırakıp bizim bölümde yani İşletme Bölümünde öğrenim görmeye başlayan bir arkadaşım, ANAR hakkında şu bilgiyi vermişti; bilenler bilir Ege Üniversitesi kampüsünde Tekstil Mühendisliğinin yanında ıssız ve pek işlek olmayan bir kafe vardı (halen duruyor mu, bilmiyorum), hani şu halı sahanın yanınındaki mekan, hah işte üstat zaman zaman o kafeye gider, tek başına oturur, uzun uzun kafenin karşısındaki ormanlık alana bakar, düşüncelere dalarmış. (kafenin karşısında ormanlık bir alan bulunuyordu. 525 güzergahında, KYK'ya giderken gıda kafeyi geçince sağ tarafta kalan bölüm.) Efsanemiz doğru mudur, yanlış mıdır bilemem. Ancak o dönemler bu hikayeye inanmak çok hoşumuza gitmişti. Vay be işte böyle düşünür olunur. Adam acaba ormana karşı düşüncelere daldığında aklından neler geçiriyor diye düşünürdük. Efsanemize inanıp inanmamak size kalmış.
İhsan Oktay ANAR dünyası ile tanışmam Puslu Kıtalar Atlası ile olmuştu. Evet, Uzun İhsan Efendi ile ben de tanıştım. Suskunlar, yazarın okuduğum ikinci kitabı.
Suskunlar için fantastik tarihi roman diyebiliriz bence. Yazar tarihi gerçekliğe özen göstererek olay örgüsünü o kadar güzel anlatıyor ki anlattığı dönemin Osmanlı İstanbul'unda geziyormuşuz algısına kapılıyoruz ama öte yandan anlattığı hikayedeki kişi ve kurumlarında hayal ürünü olduğu hissini hiç kaybetmiyoruz. Tarihi romanlarda bu dengeyi kurmak çok zordur. Bazı eserlerde yazar romanını sanki kurgu anlatmıyormuş da tarihi bir gerçeklik anlatıyormuş gibi kurduğu için ülkemizde birçok tarihi romandaki kurgu, tarihi gerçeklik zannedilir. Hatta bu