İnsanlaştırılmaya çalışılan, insan formu işlenen Hayvan Halkı ve gemi kazası sonucu bu volkanik adaya düşen Edward Prendick. Yakın zamanda okuduğum Maymunlar Gezegeni ve bu kitap bilimsel yöntemlerin doğuracağı sonuçları sorgulatıyor. Bilim kurgu kitaplarının en sevdiğim yönü teknolojik ve bilimsel gelişmelerle yaşanabilecek ihtimalleri gözler önüne sermesi, bunları sorgulatması ve bunlar hakkında düşünmeye sevk etmesi.
Hayvanlarla bir yıla kadar bir zaman geçiren Prendick'in kurtarıldıktan sonra normal hayatına adapte olamadığını, insanlara yabancılaştığını görüyoruz. Gerek kendi davranışlarının garipliği gerekse kalabalıktan korkması onu yalnızlığı tercih etmesine neden oluyor.
Kitap, Moreau'nun adasına geçirdiği bir gemi kazası sonucu gelen Prendick, onun yardımcısı Montgomery ve adada yaptığı deneyler sonucunda bulunan altmışı geçkin garip yaratığın hikayesini konu alıyor. Moreau bunlardan yüz yirmi kadar yaratmış ama birçoğu ölmüş. Bu yaratıkların üstüne insan formunu işliyor. Yaratıkların görünüşü bacakları ile gövdelerinin uzunluğu arasında orantısızlık mevcut. Kafaları öne doğru çıkık, kamburlaşan omuzlarında bir hantal görüntü var, kısa kolları da düşkünce iki yana sarkıyor. Hayvan-insanların gözleri tuhaf renklerde ya da tuhaf yerlerde. Ne kadar insan formu işlense de her biri kendi türünün özelliğini korumuş. Bazıları insana çok benzerlik gösterse de hepsinin parmakları eksik ve dokunma duyusundan yoksun. Domuz adam, domuz kadın, yarı kısrak yarı gergedan, çeşitli kurt yaratıklar, yarı ayı yarı boğa bir yaratık, maymun adam kitapta rastladığımız hayvanlardan bazıları.
Hayvan Halkı, hikayenin sonlarına doğru insana ait özelliklerinin tümünü kaybedip eski tür özelliklerine çok çabuk geri dönüyor. Kahramanımız ise kalabalık içinde yapamayacağını anlayıp
Hayat, yaşamayı sürdürmek için sebepler bulamaz, karşılıklı saygı için düzgün bir kaynak olamaz, her birimiz ona böyle nitelikler katmakta karar kılmazsak eğer.
Karnımın acıktığını fark ettim ve hamaktan inmeye hazırlanırken hamak niyetimi sezmiş olacak ki büyük bir incelikle ters döndü, dört ayak üstünde yerde buldum kendimi.
Köprü, Erzincan dolaylarında, Fırat Nehri üzerinde inşa edilen bir köprünün, bu köprüyü yaptırabilmek için çırpınan bir valinin ve oradaki insanın romanı.
Vali Erzincan'da göreve başladığında köprü sorunu ile karşı karşıya kalmıştı. Yarım asırdır süren bu çileye, halkın belini büktüğü bu kambura bir çözüm getirmek istiyor ve Erzincan'ı bu durumdan kurtarmak istiyordu.
Fırat Nehri'ne köprü kurmak o kadar da basit bir iş değildi. Köylüler karşı tarafa geçmek için kullandıkları iki yüz elli kilometrelik yoldan kurtulmak için çok savaş vermişler ancak çabaları sonuçsuz kalmış, her seferinde bu savaştan yenik ayrılmışlardı. Devletten yardım bekliyorlar, Ankara'ya heyet gönderiyorlar fakat hiçbir sonuç elde edemiyorlardı. Her seferinde de maliyeti fazla olduğu öne sürülerek devletten yardım gelmiyordu.
Köprü yapılamayınca köylü karşı tarafa salla geçmeyi deniyor ancak bu her zaman mümkün olmuyordu. Salcının olmaması, salın bozulması, dalga veya hava şartları gibi sorunlarla karşı karşıya kalınıyordu. Bu yüzden birçok hasta ve hamile hastaneye yetiştirilemeden can veriyordu. Ayrıca mezhep çatışmaları, terör olayları da sık yaşanıyordu. Köprü olmadığı için yardım da zamanında ulaşamıyordu.
Vali tüm bu yaşanılan sorunlara çözüm getirmek istiyordu. Yapacağı en büyük iş köprü inşa ettirmekti. Yıllardan beri umutla beklenen köprüyü yaptırmak için hazırlıklara girişti. İlk önce köprünün hikayesini araştırdı, neden yapılamadığını bulmaya çalıştı ve sadece devletten beklenemeyeceğini anladı. Köylünün desteği ve gurbetteki hemşerilerinin de desteğiyle köprü yapımına başlandı.
Köprü Ankara'da yapılmaya başlandı ve üç yılda tamamlandı. Ankara'dan Erzincan'a taşındı ve yapılan dolgu ayaklarının üstüne oturtuldu. Köprü oturtulmadan önce hiç kimse olacağına inanmıyordu. Hatta köylüler