Kaç kere okudum, kaç kere bu kitabın büyüsünde kayboldum artık hatırlamıyorum. Her okuyuşumda başka tatlar, başka renkler fark ettim. Fakat değişmeyen bir şey vardı, o da o sarsıcı sonu. Her okuyuşumda düğümlenen bir boğaz bahşetti o son bana. Dolmuş gözlerle, dalgın ruh hali ile kalakaldım her seferinde. Ne desem, ne kadar anlatsam eksik sanki...
Hep söylerler bu kitap için 'bir çocuk kitabından daha fazlası' diye. Nedense sevmiyorum bu cümleyi, sanki çocuk kitapları daha basit düzeymiş de ondan fazlasıymış gibi bir anlam çıkarıyorum. Halbuki çocuk kitaplarının çoğunda (kaliteli çocuk kitapları dersek daha doğru olur) zaten bu tarz derin, felsefi temalar var. Eğer meraklıları, ilgilileri varsa çeşitli örnekler de verebilirim. Bu nedenle o cümleyi 'Küçük Prens, çocuk kitapları arasında parlayan en güzel yıldızdır.' olarak değiştirmek benim nazarımda daha doğru olur.
Kitap, insanlığa unuttuğu çocuk yanını hatırlatıyor. Durup sorguluyoruz; geçmişi, şimdiyi, büyükleri ve önemli gördüğümüz her şeyi... Çocukluğu sorguluyoruz ve çocukluk aracılığıyla kendimizi sorguluyoruz!
Çeşitli gezegenlerde karşımıza çıkan insan tiplemeleri adeta insanlığa ayna tutar gibi. Küçük Prens'in gözünden bakıyoruz bu aynaya. Güç, kibir, hırs, alışkanlıklar... Aynada gördüğümüz bu davranışlar insanı insana anlatıyor. İnsanın büyüdükçe nasıl da karmaşıklaştığını, buna rağmen hiçbir şeyin özünü anlamadıklarını görüyoruz. Büyüklerin asıl önemli olan şeyleri göz ardı edip anlamsız detaylara takıldığını söylüyor kitap, sayılar gibi mesela... Duygudan, hislerden, renklerden yoksun olan yetişkin dünyasına ayak uydurmaya çalışan bir adamın nasıl köreldiğini ve sonrasında çocuk yanını yeniden nasıl keşfettiğini okumak insanda bir burukluk bırakıyor. Neden? Neden böyle olmak zorunda? Büyümek bu mu?