Sevdiğimiz birinin ölümü, çok korkunç bir yas sürecidir. Bir zamanlar sevdiğimiz, değer verdiğimiz, değer gördüğümüz birini kaybetmek bizde geri dönüşü olmayan bir kırılma noktası yaratır. Bu öylesine büyük bir kırılmadır ki, hayatımızı o günden önce ve sonra olarak ikiye ayırır. Bu olaydan sonra ya bir boş vermişlik ya da korku hissi kendini gösterir. Ya artık kaybedecek bir şeyimiz kalmamıştır, ya yine kaybedersek korkusu ele geçirmiştir bizi. Sesini, kokusunu, dokunuşunu kızarken ağlarken tebessüm ederken yüzünün her çizgisini bildiğimiz birinin artık orada o odada olmayacağını bilmek her zaman kolay değildir. Ama bundan da zor olanı yarım kalmışlık hissidir esasında. Yaşanacak en güzel olasılıkların yarım kalmış olması hissi. O yanımda olsaydı her şey daha farklı olabilirdi hissi. Belki de olmazdı, ama bunu bilemeyecek olmak bile yeterli gelir insanoğluna. Yine de birini kaybetmiş olmak insana bir hikaye verir, nedense sonradan elmasa dönüşecek bir kömüre benzetirim bunu. Hayata yeni bir pencere açar, daha olgun, daha sakin ama geniş bir pencere. Düşünceleri değişir insanın, artık yaşamak için de ölmek için de geçerli sebepleri vardır. İnsan bir kere bile içindeki acıya rağmen o ışığı görebilirse artık bambaşka farklı bir benliğe kavuşur. Hayatta hiç bir şeyin yok olmadığını, sevginin, şefkatin, iyiliğin ne kadar kalıcı olduğunu, birini sevmenin o yanındayken ona hissettirmenin ne kadar mühim olduğunu anlar...Kalanları, gidenleri, gelecek olanları ve kendini sevmeyi tekrar öğrenebilirse artık daha güçlü bir insan olduğunu da fark edebilir... Sevdiğimiz birinin ölümü, çok korkunç bir yas sürecidir. Bir zamanlar sevdiğimiz, değer verdiğimiz, değer gördüğümüz birini kaybetmek bizde geri dönüşü olmayan bir kırılma noktası yaratır ve bunun için onu toprağa gömmüş