Fakat o aylarda gazeteler birinci sayfalarında dev puntolarla benim kişisel savaşımı haber yapsalardı da şaşır-mazdım: meydan muharebelerimi, uğradığım bozgunları, küçük zaferlerimi ve genel olarak hayatımın o zamanki hali olan savaş cephesini... Fakat bu başka bir hikâye.
Su gibi olmalısın.
“Evrimde büyüklük genellikle yok olmaya doğru ilk adımdır. Genişlemiş ve şişmiş olanın hareket kabiliyeti yoktur, ama sürekli olarak kendini beslemek zorundadır. Zeki olmayanlar genellikle büyüklüğün güç anlamına geldiğine inandırılırlar; ne kadar büyük olursa o kadar iyidir. 483'te Pers Kralı Xerxes tek kolay bir harekâtla ülkeyi fethedebileceğine inanarak Yunanistan'ı işgal etti. Sonuçta tek bir istila için bir araya getirilmiş en büyük orduya sahipti; tarihçi Herodotus beş milyonun üzerinde olduğunu tahmin etmiştir. Persliler, Yunanistan'ı karada yenmek amacıyla Hellespont'u (Çanakkale Boğazı) geçmek için bir köprü yapmayı tasarlamışlardı. Yunanlıların denize kaçmalarına engel olmak için aynı büyüklükteki donanmaları da Yunan gemilerini limanda sıkıştıracaktı. Plan kesin görünüyordu, fakat Xerxes istilaya hazırlanırken danışmanı Artabanus efendisini endişe verici bir şüpheye karşı uyardı. "Dünyanın en büyük iki gücü size karşı," dedi. Xerxes güldü... Onun dev ordusuna hangi güç eş olabilirdi ki? "Hangileri olduğunu söyleyeyim," diye cevap verdi Artabanus. "Kara ve deniz." Xerxes'in filosunu alacak kadar geniş olan güvenli bir liman yoktu. Ve Persliler ne kadar toprak ele geçirir ve erzak sağlanacak alan ne kadar genişlerse bu büyük orduyu beslemenin maliyeti o kadar yıkıcı olacaktı. Danışmanının bir korkak olduğunu düşünen Xerxes istilaya devam etti. Fakat Artabanus'un tahmin ettiği gibi denizdeki kötü hava, korunmak için hiçbir limana giremeyecek kadar geniş olan Pers filosunun büyük bir kısmını yok etti. Bu arada karada Pers ordusu yoluna çıkan her şeyi yakıp yıkıyor, bu da beslenmeyi olanaksız hale getiriyordu; çünkü verilen zarar tarımsal ürünleri ve yiyecek depolarını da kapsıyordu. Aynı zamanda ağır hareket eden kolay bir hedefti. Yunanlılar, Perslilerin
Alıntı
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Yaşadığı olayları bir böceğin gözünden anlatarak ilginç bir bakış getiren Kafka, Dönüşüm hikayesine şu cümleyle başlar; "Gregor Samsa bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, ken­dini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu. "Hikaye bir böceğin gözünden sürüp gider. Uzaydaki bir astronotun gözünden dünyada yaşanan olaylara, baktığımızda, dert edi­len birçok şeyin anlamsız olduğunu görürüz. Uçaktan yaşadı­ğımız şehir öyle küçük gözükür ki, insanın en büyük problemi dahi bir şey ifade etmez.
Nemrut’un taş yüzleri gece boyunca susmuştu. Rüzgâr, yüzyıllardır aynı kayaların arasında dolaşıyor; sanki geçmişin bütün günahlarını bir fısıltı gibi dağın eteklerine bırakıyordu. Anna artık kendi adını taşımayan bir kadındı. Çünkü insan bazen gerçeği öğrendiği anda eski benliğini kaybederdi. Hatırlamak ağırdı. Bir yüzün altında başka bir yüz, bir ismin altında başka bir hayat vardı. Paris’te başlayan o karanlık artık burada, taş tanrıların gölgesinde tamamlanıyordu. Kendisinden kaçarken aslında hep kendisine doğru yürüdüğünü anlamıştı. Belleğinin karanlık odalarında saklanan her şey, bir bir açılan kapılar gibi önüne düşüyordu. Paul ise ilk kez bir soruşturmanın sonuna geldiğinde zafer hissetmiyordu. Çünkü bazı dosyalar kapanınca insan rahatlamazdı; yalnızca dünyanın ne kadar kirli olduğunu öğrenirdi. Cinayetlerin ardındaki örgütler, korkular, manipülasyonlar ve kanlı ideolojiler çözülmüştü belki… ama geriye hâlâ insan ruhunun karanlığı kalıyordu. Gökyüzü griydi. Nemrut’un dev heykelleri, sanki yargıçlar gibi aşağı bakıyordu. Anna gözlerini kapattı. İçinde iki kadın vardı: biri yaşamaya çalışan Anna, diğeri geçmişin içinden gelen Sema. Ve artık biliyordu ki insan bazı gerçekleri öğrendiğinde özgürleşmez; yalnızca taşıması gereken yükün adını öğrenir. Rüzgâr yeniden yükseldi. O an dağın tepesinde herkes sessizdi. Çünkü kötülüğün gerçek yüzünü gören insanlar konuşmayı unuturlardı. Paris’in dar sokaklarından Türkiye’nin taş dağlarına uzanan o hikâye, bir cinayet soruşturmasından çok daha fazlasıydı artık. Bu, insan zihninin parçalanışının hikâyesiydi. Ve gece çökerken, kurtların imparatorluğu hâlâ ayaktaydı.
1000Kitap
"Geleneksel çiftçilik anlayışı yoldan çekilmeli ve dev șirketler kendi egemenliklerini kurabilmelidir?" Bu ifadeyi ne yazık ki endüstriyel üretimin kolaylğı ve hijyenikliği ile kılıflandırdılar. Bu nedenle de verdikler reklamlarda sürekli șu cümleyi tekrarlayarak yer ettiler zihnimizde: el değmeden üretim!
Sayfa 235·Kitabı okudu
Alıntı
"Şehir, kendi içinde bin bir hikâye barındıran dev bir kütüphane gibiydi; her sokak bir cümle, her ev bir paragraftı."
Edebiyat