Rus yazar Tolstoy kısaca kendi hayatını anlattığı "İtiraflarım" adlı kitapta, küçükken dini bir eğitim aldığını fakat koleje gittiğinde öğretmenlerin ve eğitimin tesiriyle ateist olduğunu, sonra da her türlü günahı işlediğini anlatır. Tolstoy, "İki olay benim gözümü açmama vesile oldu." diyor. Birinci olay, Paris'e yaptığı bir yolculukta bir mahkûmun giyotinle idam edilmesini görmesi, ikinci olay da genç yaştaki kardeşinin bir hastalıktan dolayı acı çeke çeke ölmesidir. Tolstoy kendi kendine, "Ölüm diye bir şey var. Fakat ölüm niçin var?" sorusunu sorar. Tabi bu sorular, "Hayat niçin var? Hayatın amacı nedir? Niçin yaşıyorum?" sorularını da beraberinde getirir. Allah'a inanan bir kişi için bu soruların cevabı kolay ve basittir. Fakat Allah'a inanmayan biri için bu sorulara cevap bulmak zordur. Tolstoy, "Başlangıçta bu sorular bana çocukça geldi fakat daha sonraları dünyanın en önemli sorularının bunlar olduğunu gördüm." diyor. Ve şöyle devam ediyor: "Bu soruların cevabını bulmak için felsefeye ve bilime müracaat ettim. Onlar bana dediler ki: Bize istediğini sor. Yıldızları, hayvanları, bitkileri her şeyi sor. Fakat bunları sorma. Çünkü bu soruların cevabı yok, dediler." Tolstoy, bu soruların cevabını bulamadığından depresyona girdiğini, hatta kaç defa intiharı düşündüğünü fakat "İleride bunlardan kurtulurum." düşüncesiyle kendini tuttuğunu söylüyor. Nihayet üç yıl süren bu depresyonlu dönemin ardından güçlükle Allah'a inanır ve o hallerden kurtulur.
Sayfa 14 - Süeda Yayınları·Kitabı okuyor
1000Kitap
ULYSSES "İRLANDA BAŞKENTİNİN YÜREĞİNDE" (*)
(...) Basite ircâ edildiğinde Ulysses, bütün gün boyunca Dablin’de dolanıp duran iki adamın tesadüfen karşılaşmalarının hikâyesi ve bunun hayatı zenginleştirici yansımalarıdır denebilir. Adamlardan biri pek de başarılı sayılamayacak bir reklâm araştırmacısı, öbürü ise henüz rüşdünü isbatlayamamış bir sanatçıdır. Stephen Dedalus ilk kez çıktığı dış seyahatten kanatları kırık ve yeni bir burukluk duygusuyla boynu bükük dönmüştür. Ölmüş annesi aklına geldikçe suçluluk hissi altında ezilmektedir; kendini dayanılmaz biçimde her yanından sarılmış hissetmektedir. Cranly ve Lynch zamanında rahatlıkla alaya alınabilecek kaba saba, maddeci ve hased dış dünya, artık Buck Mulligan’ın (Ulysses’in bir diğer kahramanı, “Kelt” karakteri) kişiliğinde Stephen’ın iç huzuruna yönelik çok daha ürkütücü bit tehlike hâline gelmektedir. Joyce, Stephen’ın ahbabıyla girdiği edebiyat tartışmalarında ön plâna çıkmasını sağlamaya çalışmağa dikkat etmekle beraber, aklının önceden kestiremeyeceğimiz kadar zekî, atik ve hamleci özelliklerini asıl kendi kendisiyle yaptığı konuşmalarda ortaya serer. Gösteriş için yaptığı aşırı davranışları alaya almayı da öğrenmiştir. Ama kendisiyle alay etmesinde isterik bir yan vardır ve açıkçası ümidsiz bir şahsiyet buhranının eşiğindedir. Onu kurtaracak tek şey ruhî bir yeniden doğuştur ve bu duruma çok uygun düşen bir biçimde, doğumevinde Leopold Bloom’a rastladığı zaman bu fırsat kendisine tanınır. __İlk bakışta Bloom, bir kurtarıcıya benzemez. Hiçbir haslet ve kabiliyeti olmayan biri olarak, umumiyetle gülünç biçimde, fizikî yönü acımasızca yakından incelenerek sunulur. Aynı zamanda kıdemli bir kılıbık, iğdiş edilmiş bir koca, beceriksizin teki, biraz da zavallı ve sosyal bakımdan tuhaf tarzda uyumsuz biridir. Öyleyse Stephen’a verecek neyi olabilir?
Selim Gürselgil, (I. Dönem, Nisan 1997), ULYSSES ve TİLKİ GÜNLÜĞÜ -I-
Akademya Yazıları
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Kalp Dili
Bir zamanlar üniversiteli bir delikanlı, her gün bindiği metroda o kızı görür... Saçları altın sarısı, gözleri okyanus mavisi ve hiç açıldığını görmediği dudakları kiraz kırmızısıdır. Her sabah o trenin hangi vagonuna ve hangi saatte bineceğini hesaplayarak çıkar evinden delikanlı. Aradan aylar geçmiştir ama kız bir kez olsun fark etmemiştir delikanlıyı! Üniversiteli âşık her sabah gözlerinin ayarını hiç bozmadan bir yolunu bulup onunla göz göze gelmeye adar hayatını. Ve işte öyle günlerden birinde, delikanlı biraz geç kalır metronun kalkış saatine. Tam merdivenlerden inerken birinin daha onunla beraber koştuğunu fark eder. Başını çevirdiğinde bir bakar ki o kızdır. Onunla aynı anda geç kalan ama güzel mavi bakışlarıyla olduğu yerde durup ona bakakalan genç adamı geride bırakarak tam kapıların kapanmasına yakın, atar kendini vagona... Genç üniversiteli vagondan içeri süzülen kalp sancısını izler istasyondan. Ve işte aylardır başarmaya çalıştığı şeyi o an başarır genç adam. Kız kendisini çaresiz bir şekilde izleyen o şaşkın ve bir o kadar üzgün bakışları fark etmiştir artık. O da kilitlenir ister istemez genç adama, içinde tanımlayamadığı duygulara ev sahipliği yaparak. Genç adamsa oturup bir sonraki treni bekler ertesi sabah tekrar karşılaşmak umuduyla. Kısa bir beklemeden sonra karşıdan gelen treni görüp kalkar yerinden... Aşinalık işte, o güzel kız olmasa da ayakları o vagona yönelir yeniden. İnen yolculardan sonra kapıdan içeri ilk adımını atar ve başı önde hemen oturur bir koltuğa... Tren hareket ettikten kısa bir süre sonra sırtının dayalı olduğu koltukta oturur. Yüzünü göremediği birinin eli ona bir kâğıt parçası uzatır. Bir anlık tepkileri olacak, kâğıtta yazanlar ilk ilgi alanı olur verenden ziyade... Kâğıtta muhteşem bir el yazısıyla, "Her sabah karşımda
Mescit kuşu Salebe.. Ve yanlış dua istemesi..
Dünya İçin Dua Edilmez Salebe b. Hâtıb el-Ensârî, döneminde "Hamâmetü'l-MesciT yani -Mescit kuşu" olarak bilinen bir sahabedir. Bu şekilde anılmasının sebebi, mescide olan düşkünlüğü ve ibadete derin bağlılğ'dır. Salebe, vaktinin büyük bölümunü mescitte geçirir ibadetle meşgul olur, Bir gün Allah Resûlü'nün(Sav ) huzuruna gelerek, "Ya Resûlullah, bana dua et de zengin olayım." der. Efendimizs•o ise, "Git, bu hâl senin için daha hayırlıdır. Şükrünü yaptığın az mal, şükrünü yapmadığın çok maldan hayırlıdır." diye cevap verir. Sa'lebe, iki defa daha aynı taleple Efendimiz'insuş yanına gelir. Allah Resûlü'ne(sav•) bir konuda ısrarcı olmak nebevi edebe aykırıdır. Ancak Sa'lebe ısrar etmeye devam edinç Efendimizuv) "Ya Rab! Sa'lebelye istediği malı ver." diye dua eden Salebe, küçük bir koyun sürüsüne sahiptir. Bu duadan sonra, koyun sürüsü kısa bir süre içinde tarif edilemez sayılara ulaş'. Salebe'nin serveti arttıkça meşguliyeti de artar. Çunkü mal çoğaldıkça kalpteki ağrılık da artar. Sa'lebe önce cemaatle namazlarını aksatmaya, ardından cuma namazlarına katılmamaya başlar. Bir gün Allah cuma namazında Salebey görememesi üzerine, "Sa'lebe nerede? diye sorar. "Çölde koyunlarının peşinde.” cevabını alınca üzülerek, "Vah Salebe' yazık oldu!' der. Bu olay yaşandığında zekât henüz farz değildi” Zekât farz olunca, Sa'lebe'ye de zekât memurları gönderilir. Ancak Salebe bundan hoşnut olmaz ve "Çölde aç, susuz dolaşarak kazanan benim Size ne oluyor ki gelip benden istiyorsunuz? zekât değil, haraçtır," diyerek karşı çıkar. Efendimiz • bu sözleri ifritince derin bir teessürle, "Vah Sa'lebe,ye yazık oldu der. Rivayetlerde, bu olaydan kısa bir süre sonra Tevbe Suresi'nin 75 ve 76. ayetlerinin nazil olduğu aktarılır. Allah(ccj ayetlerde "Onların içinde öyleleri var ki, 'Allah bize lütuf
Allah Hamid’dir
EUZUBİLLAHİMİNEŞŞEYTANİRRACİM BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM Elhamdulillahi rabbil âlemin esselatu vesselamu aleyke ya seyyidel evveline vel ahirin ve ila cemiil enbiyayi vel murselin ve ila cemiil evliyayi vel hamdulillahi rabbil âlemin. Hep beraber dinimizi tanımaya çalışıyorduk. Dinimizi anlayabilmek için Allah’ın vahyini yine ondan öğrenmemiz gerekir. Dinin temeli, esası; “Allah’a imandır, islamdır, ihsandır” demiştik. Bunların her üçünde de önce Allah’a iman, Allah’a âbdiyet ve Allah’ın huzurundaymış gibi ona âbd olmak gelir. Öyleyse öncelikli olan, Allah’ı tanımaktır. Allah’ın bir ismini anlattığımızda onunla beraber birçok ismi de o isimle beraber anlatmak zorunda kalıyoruz. Mesela; Allah’ın Vedud ismini anlatırken diğer isimleri de onunla beraber anlatmıştık; yani Allah’ın bir ismini öğrenirken sadece öğrendiğimiz ismi değil onunla beraber diğer isimlerdeki özellikleri de öğreniriz. Dolayısıyla rabbimizi sıfatlarından, isimlerinden biraz daha tanımış oluruz. Tanımadığımız bir Allah’a, bir rabbe iman ettiğimizi söylesek de ona iman etmiş olmayız; çünkü Allah’ı ne kadar tanırsak ona imanımız da o kadar olur. Hele bir de Allah’ı yanlış tanırsak o zaman o iman ettiğimiz Allah olmaz, bizim kendi kendimize hayal ettiğimiz, vehmettiğimiz putumuz olur. Evet, Allah’ı onun kendini tanıttığı gibi tanımaya, Esmau’l Husna’sını kısaca anlamaya çalışıyorduk. Vedud isminden sonra Allah’ın Hamid ismini anlamaya çalışacağız. Fatiha Suresi’nin ilk ayetinde; El hamdu lillâhi rabbil âlemîn:(Fatiha /1) “Hamd övme ve övülme âlemlerin rabbi olan Allah içindir” buyrulur. Bu yüzden önce Allah’ın Hamid ismini tanımaya çalışacağız. Aslında Allah’ın ismini, sıfatını bilmek, anlamak öyle basit bir şey, kolay bir şey değildir. Bunun için aklımızı mutlaka sonuna kadar kullanıp, onu anlamaya
"Birçok kudretli şeyler vardır, fakat hiçbiri insan kadar kudretli değildir. İnsan, karanlık denizlerin üzerinde, fırtınalı lodos rüzgârıyla kabaran dalgaları aşarak, gürültüler arasında yoluna gider. Toprağı, bu ebedi ve yorgunluk bilmeyen tanrıyı bile yorar, kuvvetli atların çektiği sapanı dolaştırarak her yıl onun bağrını altüst eder. Şu çokbilmiş insan, gamsız kuş sürülerini, ormandaki yırtıcı hayvanları, denizdeki türlü mahlukları ipten örülmüş ağlarla tuzağa düşürür. Dağın yabani hayvanını zekâsıyla yola getirir ve atın yeleli başına koşum ve kimseye ram olmayan dağ boğasının boynuna boyunduruk geçirir. Bunlardan başka, konuşmayı, yüksek düşüncelerine kanat vermeyi, ülkeler idare etmeyi, soğuk gecenin kırağısından, rüzgârın savurduğu yağmurun oklarından korunmayı öğrenmiştir. Her tedbiri bilir, önüne çıkan hiçbir şeyden şaşırmaz. Yalnız ölümden nereye kaçacağını bilemeyecektir; fakat en devasız dertlerin bile devasını bulmuştur."
Sayfa 11 - Sophokles, Antigone·Kitabı okudu