"insanın kan bağından ataları olduğu gibi edebiyat dünyasından da ataları vardı ve bunlar insana tarz ve mizaç olarak ilkinden daha da yakın olabiliyor, üzerinde çok daha bariz bir etki bırakabiliyordu."
Oscar Wilde
Odasında yıkık dökük, çirkin bir Cape Cod evinin resmi asılıymış. Arkadaşları "Bu çirkin şeyi niye burada tutuyorsun?" diye sorduklarında, "Çirkin olduğu için beğeniyorum," diye cevap verirmiş.
İşte bütün hayatı böyleydi Bull'un. Bir ara New York'ta, 60. Caddedeki izbe evlerden birinde oturuyordu; ziyaretine gitmiştim; başında melon şapka, sırtında çıplak etine giymiş olduğu yelek ve ayağında çizgili pantalonla açmıştı kapıyı; elinde içi kuş yemi dolu bir kap vardı; yemi sigaraya sarabilmek için lapa haline getirmeye çalışıyordu; kodeinli öksürük şurubunu kaynatıp katılaştırmayı da denemiş ama başaramamıştı.
Kucağında Shakespeare'le kendi deyimiyle "Ölümsüz Ozan"la saatler geçirirdi.
New Orleans'a yerleştikten sonra kucağında Maya Elyazmaları'yla saatler geçirir olmuştu, sürekli konuşmasına rağmen kitap orada açık duruyordu.
Bir defasında "Öldüğümüz zaman ne olacağız acaba?" diye sormuştum. "Ölmüşsen ölmüşsündür zaten," diye cevap vermişti. Odasında, psikanalistiyle birlikte kullandıklarını söylediği bir zincir takımı vardı: narkoanaliz yapmayı deniyorlarmış, Old Bull'un peşpeşe kendini gösteren ve iyiden kötüye doğru sıralanan yedi ayrı kişiliği olduğunu keşfetmişler, en sonuncusu azgın bir geri zekalıymış, işte o aşamada bu zincirlerle zaptedilmesi gerekiyormuş, en üst düzeydeyken bir İngiliz lorduymuş, en altta o geri zekalı, ortada ise başkalarıyla beraber kuyrukta bekleyen ve "Bazıları piçtir, bazıları değildir, sebep bu," diyen ihtiyar bir zenci.
"yerlilere gelince aslında ancak sopa zoruyla çalışıyorlardı, hiç olmazsa bu açıdan onurlarını koruyorlardı, oysa beyazlar, onlar kamu eğitimi marifetiyle adam edildikleri için, gönüllü olarak çalışıyorlardı.
sopa eninde sonunda kullananı yorar, oysa beyazların beynine iyice kazınan güçlü ve zengin olma umudu külfetsizdir, en ufak bir külfeti yoktur."
"bazen kimilerinin kullanmış oldukları sözcükleri ve bizzat o kişileri yeniden yakalayabilmek mümkün olsa keşke diyesi geliyor insanın, bize tam olarak ne demek istemiş olduklarını sormak için...
ama giden gitmiş. o zamanlar onları anlayacak kadar eğitimli değilmişiz. oysa merak ediyor insan, hani olur ya, şimdi fikir değiştirmişler midir acep diye?
ama artık iş işten geçmiş. bitmiş... kimse onlar hakkında hiçbir şey bilmiyor artık. bu durumda gecenin içinde ki yolculuğunuzu tek başınıza sürdürmekten başka çare de kalmıyor. gerçek yol arkadaşlarımızı yitirmişiz. üstelik henüz iş işten geçmeden, doğru soruyu, esas soruyu da sormamışız onlara. onların yanındayken bilememişiz.
yitik insan. zaten her zaman geç kalmaz mıyız?.. bütün bunlar artık beş para etmeyen son pişmanlıklardır..."
''bu gidişle kala kala yalnızca zararsız, acınası, çaptan düşmüş insanlar ve nesneler kalacaktı geçmişimizin dört bir tarafında. yalnızca artık sesi soluğu kesilmiş hatalar..."
"bulunduğumuz yerde ve koşullarda, ne dostluğa ne de güvene yer vardı. herkes sadece paçayı kurtarmasına yarayacağına inandığı şeyleri söylemekle yetiniyordu, çünkü nasıl olsa her şey ya da hemen hemen her şey pusuya yatmış muhbirler tarafından başkalarına aktarılacaktı."
" daha önce en çok merak ettiğimiz şeylerden, artık gitgide daha az söz etmeye başlarız. ille de konuşmak gerektiğinde zorlanırız. kısa keseriz, vazgeçeriz.
otuz yıldır konuşuyoruzdur zaten.
haklı çıkmayı bile umursamamaya başlarız. kendimizden iğreniriz. "