Nimet Tanrıver

Nimet Tanrıver
@devilone
"insanın kan bağından ataları olduğu gibi edebiyat dünyasından da ataları vardı ve bunlar insana tarz ve mizaç olarak ilkinden daha da yakın olabiliyor, üzerinde çok daha bariz bir etki bırakabiliyordu." Oscar Wilde
"Yüksek sosyete mensuplarının da kusurları vardır, bu kusurları kimse benim kadar iyi bilemez, ama her şeye rağmen, bazı şeyleri yapacak kadar alçalmaları da mümkün değildir. Tanıdığım seçkin kadınlar mükemmel olmaktan çok uzaktılar, ama temeldeki incelikleri, davranışlarındaki dürüstlük, hangi koşullarda olursa olsun, hainlik etmelerini engellerdi; tek başına bu bile, Verdurin cadalozuyla aralarında uçurumlar olması için yeterlidir. Verdurin! Ne biçim soyadı! Doğrusu hiçbir eksikleri yok, kendi çizgilerinde mükemmel sayılırlar! Tanrıya şükürler olsun, bu rezillerle, ayaktakımıyla iç içe bulunmaya yeterince tenezzül ettim, bir son vermek gerekiyordu artık."
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Schopenhauer. — Schopenhauer, dikkate alınmaya değer son Alman (— Goethe gibi, Hegel gibi, Heinrich Heine gibi bir Avrupa olayıdır ve salt yerel, "ulusal" değildir) bir psikolog için birinci sınıf bir vakadır: yani, yaşamın nihilist bir toptan-değersizleştirilmesi uğruna, tam da karşı mercileri, "yaşama istenci"nin büyük çapta kendini-olumlamalarını, yaşamın bolluk biçimlerini sahaya sürmek gibi kötü niyetli, dahiyane bir çaba olarak. Schopenhauer, sırasıyla sanatı, kahramanlığı, dehayı, güzelliği, büyük duygudaşlığı, bilgiyi, hakikat istencini, tragedyayı, "olumsuzlama"nın ya da "istencin" olumsuzlama gereksiniminin sonuçları olarak yorumladı — tarih boyunca, Hıristiyanlığı saymazsak, gelmiş geçmiş en büyük psikolojik kalpazanlık. Daha yakından bakılırsa, Schopenhauer'in yalnızca Hıristiyan yorumunun mirasçısı olduğu görülür: ancak o, Hıristiyanlığın reddettiği, insanlığın büyük kültür-gerçeklerini daha Hıristiyanca, yani nihilist bir anlamda olumlamayı bilmişti (— elbette "kurtuluş"a götüren yollar olarak, "kurtuluş"un önbiçimleri olarak, "kurtuluş" gereksiniminin uyaranları olarak...) Tek bir örneği ele alıyorum. Schopenhauer güzellikten, melankolik bir hararetle söz ediyor. — Neden ola ki? çünkü güzelliği, üzerinden daha öteye varılan, ya da daha öteye varma arzusu duyulan bir köprü olarak görüyor... Güzellik onun gözünde "istenç"ten bir anlığına kurtuluştur — daimi kurtuluşa cezbeder... Schopenhauer güzelliği "istencin odak noktasından", cinsellikten kurtardığı için över, güzellikte dölleme dürtüsünün olumsuzlandığını görür... İlahi adam! Sana karşı çıkan birisi var, korkarım, doğadır o. Doğada sesin, rengin, kokunun, ritmik devinimin güzelliği niye vardır? güzelliği açığa çıkartan nedir? — Ne mutlu ki bir filozof da karşı çıkıyor ona. Hiç de öyle zayıf bir
Goethe. — Bir Alman olayı değil, bir Avrupa olayı: on sekizinci yüzyılı doğaya bir geri dönüşle, Rönesans'ın doğallığına bir yükselişle aşma yolunda muaazzam bir deneme, yüzyılın cephesinden bir tür kendini aşma. — Goethe o yüzyılın en güçlü içgüdülerini barındırıyordu: duyarlılık, doğaya tapma, tarihselliğe karşı olma, idealistlik, gerçekdışılık ve devrimcilik (— sonuncusu yalnızca gerçekdışılığın bir biçimidir), tarihten, doğa biliminden, Antik Çağ'dan ve de Spinoza'dan, özellikle de pratik etkinlikten yararlandı; kendini sınırlı ufuklarla çevreledi; yaşamdan kopmadı, içine girdi; başarısız değildi ve olabildiğince çok şey aldı üstüne, üzerine, içine. İstediği bütünsellikti; aklın, tenselliğin, duygunun, istencin (— Goethe'nin öncülü olan Kant'ın vaaz ettiği, en ürkütücü skolastikte) birbirinden ayrı oluşuyla savaştı; kendini bir bütünlük olarak disipline etti, kendini yarattı...Goethe, gerçekdışı zihniyetli bir çağın ortasında, inanmış bir gerçekçiydi: bu konuda kendisiyle akraba olan her şeye evet dedi, — Napolyon adındaki o ens realissimum'dan daha büyük bir yaşantısı olmamıştı. Goethe güçlü, iyi yetişmiş, her bedensel olayda becerikli, kendi kendini dizginleyebilen, kendisine saygısı olan bir insan tasarlıyordu, doğallığın tüm kapsamını ve zenginliğini kendine yakıştırabilen, bu özgürlük için yeterince güçlü bir insan; zayıflığından değil, güçlülüğünden dolayı hoşgörülü insan: ortalama karakterin yok oluşuna neden olacak şeyi, kendi yararı için kullanmasını bildiği için; artık kendisi için yasaklanmış hiçbir şey bulunmayan insan, yoksa bir zayıflık olurdu bu, ister günah, ister erdem denilseydi adına... Böyle özgürleşmiş bir tin, neşeli ve güvenen bir meşumlukla duruyor evrenin ortasında, yalnızca bireyin horgörülesi olduğu, her şeyin bütünde çözüldüğü ve
Yılların sesi. Ergenlerin, konuşurken, överken, suçlarken kullandıkları ses tonu yaşlı olanları hoşnut kılmaz, çünkü çok yüksektir, ama aynı zamanda, boşluk nedeniyle rezonans kazanan mahzendeki bir ses gibi boğuk ve anlaşılmazdır. Ergenlerin düşündükleri, kendi doğalarının bütünlüğünde dışarıya doğru akmaz, daha çok etraflarında düşünülenin, söylenenin, övülenin ve ayıplananın uyumsal biçimleri ve yankıları sergilenir. Ama içlerinde duygular, bu duyguların nedenlerinden daha güçlü bir biçimde yankılandığı için (eğilim ve uzaklaşmaya ait), tekrar duygularını dile getirdiklerinde, neden yokluğunu veya ve kıtlığını belli eden bu boğuk, çınlayan ton ortaya çıkar. Daha olgun yılların tonu daha canlıdır, keskin biçimde vurgulanır, çok yüksek değildir, ama açıkça ortaya konan her şey gibi çok uzağa ulaşır. Sonunda ileri yaş sese bir incelik ve hoşgörü sağlar ve onu sanki tatlandırır: tabii ki, bazı durumlarda ekşitir de.
Ezgisiz. Sabit içsel huzur ve uyumlu bir yetenek talebinin çok belirgin olduğu insanlar vardır ki herhangi bir amaç yönelimli eylem onlara ters gelir. Onlar süregelen armonik akortlardan oluşan, yapısal, devingen bir ezginin işaretini taşımayan bir müzik parçasına benzerler. Dışarıdan gelebilecek herhangi bir harekette, kayıkları, armonik ahenk denizinde hemen yeni bir denge kazanır. Modern insanlar, bir şey olmayan, ama bir şey olmadıkları onlara söylenmeyen bu kişilerle karşılaşma konusunda özellikle sabırsızdırlar. Bazı ruh hallerinde, yine de varlıkları şu sıra dışı soruyu uyandırır: neden ezgi olsun ki? Yaşam kendisini huzur içersinde derin bir gölde yansıtınca neden tatmin olmuyoruz? Orta çağlar, şimdiki çağlara göre bu doğalar açısından daha zengindi. Çalkantının ortasında kendi içinde bu kadar huzur ve neşe içersinde yaşayan ve Goethe gibi kendisine 'En iyisi içinde yaşadığım ve dünyaya karşı geliştiğim ve elimden, ateşle kılıçla alamayacakları derin sessizlik' diyen bir insana ne kadar az rastlayabiliyoruz?