Nimet Tanrıver

Nimet Tanrıver
@devilone
"insanın kan bağından ataları olduğu gibi edebiyat dünyasından da ataları vardı ve bunlar insana tarz ve mizaç olarak ilkinden daha da yakın olabiliyor, üzerinde çok daha bariz bir etki bırakabiliyordu." Oscar Wilde
"Kudüs’ün Hıristiyan kültürü açısından önemi her şeyden önce İsa’nın çilesinin, ölümünün ve dirilişinin mekânı olmuş olmasına dayanır. İsa, 30 yılı civarında, şehrin batı yönündeki surların hemen dışında, Şam yolu üzerinde Golgota veya Kalvari adlarıyla bilinen yüksekçe bir yerde çarmıha gerilir sonra da gömülür. Üç sinoptik İncil ile Yuhanna İncili, idam alan şehir dışındaki belli bir alanın olduğu ve mezarın kayalara oyulmuş, mütevazı boyutta bir oda olduğu, naaşın konduğu, duvardaki girinti şeklinde platformun bu odanın sağ duvarı kazılarak elde edildiği ve yamaçtan yuvarlanmış bir kayanın odanın dar girişini kapamaya yaradığı konularında hemfikirdir. Bunlar II. Tapınak döneminde Kudüs’te Yahudiler için kanonik gömülme şeklini oluşturuyordu. Büyük Herod’un (MÖ 73-4) torunu Herod Agrippa’nın (MÖ 10-MS 44) yaptırdığı surlar 44 yılında Kalvari bölgesini de içine alır, ama arkeolojik analizlerden de anlaşıldığı üzere, bu bölgede pek konut bulunmaz. Bundan 22 yıl sonra Romalı valilere karşı baş gösteren bir halk isyanını bastıran Titus’un (39-81) birlikleri 70 yılında şehri yakıp yıkarak Tapınak’ı yok ederler ve Tapınak bir daha inşa edilmez. Kudüs 130 yılı civarında Hadrianus (76-138) tarafından Aelia Capitolina adı altında yeniden inşa edilir; uygulanan geleneksel dik açılı planda iki ana eksen olan cardus maximus [kuzey-güney yolu] ile decumanus maximus [doğu-batı yolu] forum yakınlarındaki kesişme noktası bir tetrapilon’la [dört kapılı anıt] işaretlenir. Golgota’nın toprakla örtülüp üzerine paganlara ait kutsal bir bölgenin oluşturulmasının bu dönemde gerçekleşmiş olması muhtemeldir. Yahudilerle Yahudi-Hıristiyanların Aelia’da oturması yasaktır, ancak II. yüzyılın ikinci yansında bile her iki topluluktan insanlar Hadrianus’un pagan inşa faaliyetleri tarafından yok
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Salon Rico " III. Abdürrahman, halifeliğinin hâkimiyeti onuruna 936-940 yılları arasında Kurtuba yakınlarında Medinetü’z-Zehra (Cordoba la Viejo) adında, sarayının da bulunduğu yeni bir şehir kurar. Buraya sadece yönetim ve idari bilimler değil, darphane, tekstil ve zanaat merkezleri de taşınır. II. Hakem (915-976) döneminde de çalışmalar devam eder, ama şehrin inşası tamamlanmaz. Seçilen mekânın hâkim konumdaki bir plato olması, yeni başkentin ne derecede önemli olduğuna işaret eder. XX. yüzyılın ilk yıllarında başlayan kazılarda çift sıra surlar, karmaşık bir kanal sistemiyle sulanan bahçeler ve hiyerarşik düzene göre oluşturulmuş üç teras ortaya çıkmıştır; en yüksek konumda halifelik sarayı, orta seviyede ana cami, yönetim binaları ve ileri gelenlerin konutları, en alt seviyede şehir merkezi bulunurdu. Halifelik sarayı iki bölgeye ayrılmıştı: resmi törenlerde kullanılan doğu bölümü ile konut bölgesi olan batı bölümü. III. Abdürrahman tarafından 953-956 yılları arasında inşa edilmiş olan ve kabul salonu olarak kullanılan Salon Rico en göze çarpan yerlerden biridir: Giriş revağından, at nalı kemerli iki uzunlamasına kemerle bölünmüş, üç nefli bazilika planlı bir salona geçilir. Yüzeyi baştan sona kaplayan bezemeler, kabartma bitki motifleri içeren mermer ve alçı panolardan oluşur. Şehirde bulunmuş ve genelde üzerinde yazılar olan, Korinthos üslubu oyma işi mermer sütun başlıkları halifelikten önceki emirliğin geleneğinden izler taşır. 1010-1013 yılları arasındaki iç savaşta Medinetü’z-Zehra yağmalanarak yıkılır ve şehrin ömrü sona ermiş olur. II. Hişam’ın (976-1009 ve 1010-1113 arası halife) güçlü hacibi Mensur’un yaptırdığı ve 981 yılında sarayı ve idari merkezi taşıdığı bir başka Medine el-Zehra şehrinin varlığıyla ilgili maddi kanıtlar olmayıp şehir hakkında
Zarif bir hayat tarzı " İspanya’nın Emevi halifeleri, sayısız gösterişli objeden de anlaşılacağı üzere, varlıklı ve zarif bir hayat tarzını teşvik eder. Sanatı himaye etme isteği, Akdeniz’in doğu bölgelerinin sanatsal üretimini örnek alma ve benzerini yapma isteğinden kaynaklanır. Bu bölgelerle ticari ilişkilerin artması, sanat alanındaki örneklerin değiş tokuşuna ve yayılmasına neden olur. Böylece Kurtuba ve Medine el-Zehra şehirleri başta olmak üzere Endülüs, gösterişli objelerin üretim ve tüketim yeri haline gelir. En değerli ürünler tekstil, metal, seramik ve fildişi alanında üretilir. Fildişi eserler arasında esanslar için kap olarak kullanılan oyma kutular ve kutsal ekmek kutuları yer alır. Bezemeler hem Kûfi yazıyla Arapça harflerle yazılmış yazıtlardan hem de figürlerden oluşur; bunlara eklenen bitki motifleriyle geç antikçağın ve Bizans başta olmak üzere Doğu sanatının etkisini yansıtır. Paris’te Louvre Müzesi’nde (inv. AI4068) üzerinde kimin için yapıldığının yazıldığı (III. Abdürrahman’ın oğlu el-Muğire) bir yazı olduğundan tarihi belirlenebilen (968) bir kutsal ekmek kutusu muhafaza edilmektedir."
"Endülüs: Emevi Hâkimiyetindeki İspanya’da Mimarlık ve Uygulamalı Sanatlar Bazı kaynaklarda bu konuda farklı bilgiler bulunuyorsa da, 711 yılı çoğu kişi tarafından İber Yarımadası’nda İslam hâkimiyetinin başlangıcı sayılır. Yarımadayı fetih süreci, Vizigot Krallığı’nın iç mücadeleler, dini sorunlar ve Bizanslılarla ihtilaflardan dolayı zayıf düşmüş olmasından dolayı Müslümanların genişleme dönemlerinin en hızlı ve etkin askeri girişimlerinden biridir. Kuzey Afrika’dan yola çıkan birkaç keşif seferinden sonra Müslümanlar, Arap ve Berberi kökenli bir orduyla Wadi Lakka’da Roderik’in (VII-VIII. yüzyıllar) ordusunu yenmeyi başarır ve Vizigotların başkenti Toledo’nun hâkimiyetini ele geçirirler. Bu tarihten itibaren İspanya’nın orta-güney bölgesinde (Endülüs) Şam Emevi Halifeliği’ne (661-750) bağlı bir vilayet (711-756) oluşturulur. Bu ilk dönemde hem Arap-İslam (Suriye-Filistin, Mezopotamya) hem de Berberi unsurlarla yerel unsurlar (İberler, Bizans ve Geç Roma dönemi halkı) arasında gerçekleşen olağanüstü kültürel kaynaşmadan geriye sanat alanında fazla örnek kalmamıştır. Ancak Endülüs’te yeni bir darphanenin var olduğu bilinir: 711 yılında bile Kuzey Afrika modellerine dayalı paralar basılır ve 716 yılından itibaren Latince ve Arapça olmak üzere iki dilde yazılara yer verilir. Kurtuba’daki Ulu Cami Abbasi hanedanının (750-1258) gerçekleştirdiği katliamdan kaçmayı başaran, Emevi hanedanının hayatta kalan son üyesi Abdürrahman (731-788) 755 yılında Endülüs’e ulaşır, Suriyeli ve Berberi göçmenlerin desteğiyle Kurtuba’da özerk Endülüs Emirliği’ni kurar (759-929). Bu dönem, İslam sanatının İspanya’daki en verimli dönemlerinden birinin başlangıcını oluşturur. I. Abdürrahman’ın isteğiyle Kurtuba’ya inşa edilen Ulu Cami, Emevi Hanedanının hâkimiyetinin simgesidir. Emirliğin
Balbec'in kendisi de, benim hayallerimdeki Balbec'ten çok farklıydı; fırtınalı günlerde, Françoise'ın, beni Champs-Elysees'ye götürürken, kafama kiremit düşmesin diye duvar dibinden yürütmediği ve inleye inleye gazetelerdeki felaket haberlerini, batan gemi haberlerini anlattığı o en rüzgârlı günlerde, sık sık Balbec'i hayal ederdim. Hayattaki en büyük arzum, denizde bir fırtına görmekti; bu benim nazarımda, güzel bir görüntüden çok, doğanın gerçek yaşantısının bütün çıplaklığıyla göründüğü bir andı; daha doğrusu, benim nazarımda güzel görüntüler, benim zevkim için yapay olarak düzenlenmemiş, kaçınılmaz ve değişmez olduklarını bildiğim görüntüler, yani doğa manzaralarının ve yüce sanatın güzellikleriydi. Merak ettiğim, öğrenmek istediğim şeyler ise, kendimden daha gerçek olduğunu düşündüğüm şeylerdi; bana büyük bir dâhinin düşüncesini biraz olsun açıkladıkları için ya da kendi halindeki doğanın, insan müdahalesi olmadığında ortaya çıkan gücünü ve zarafetini gösterdikleri için değer verdiğim şeylerdi. Nasıl ki annemizi kaybetmişsek, onun fonografta tek başına dinlediğimiz o güzel sesi, bizi teselli edemezse, ben de mekanik bir fırtına taklidini, Uluslararası Fuardaki ışıklı fıskiyeleri seyredercesine bir kayıtsızlıkla seyrederdim. Fırtınanın tamamen gerçek olması için, kıyının da, yakın zamanda belediye tarafından inşa edilmiş bir mendirek değil, doğal bir kıyı olmasını isterdim. Zaten doğa, içimde uyandırdığı bütün duygulardan ötürü, insanların mekanik icatlarının tam tersiymiş gibi geliyordu bana. Bir doğa parçası insanların izini ne kadar az taşıyorsa, benim ruhumun genişlemesine o kadar çok imkân tanıyordu. Balbec ismini ise, "batan gemileriyle ünlü, yılın altı ayı boyunca sisten bir kefene bürünüp dalgaların köpüğüne gömülen o kasvetli kıyılara" çok yakın bir