Nimet Tanrıver

Nimet Tanrıver
@devilone
"insanın kan bağından ataları olduğu gibi edebiyat dünyasından da ataları vardı ve bunlar insana tarz ve mizaç olarak ilkinden daha da yakın olabiliyor, üzerinde çok daha bariz bir etki bırakabiliyordu." Oscar Wilde
"Shakespeare'i oku... seni titreten çelişkileri göreceksin. Ama gerçek çelişkilerin, dinsel çelişkilerin karşısında Shakespeare bile kaygıyla geri çekilmiş görünüyor. Kendilerini ifade etmek için belki de ancak tanrıların lisanını hoş görüyorlar. İnsanın yoksun bırakıldığı lisan; çünkü bir Grek'in çok iyi söylediği gibi, insanlar bize konuşmayı tanrılarsa susmayı öğretiyorlar. Tanrı ile insan arasındaki bu sonsuz yapı farkı; işte hiçbir şeyin olabilirliğini bertaraf edemeyeceği skandal. Tanrı aşkla kendini insan yapıyor ve bize şöyle diyor: İnsan olmanın ne olduğunu görün; ama şunu da ekliyor: Dikkat edin aynı zamanda ben Tanrı'yım...ve benden hiç rahatsız olmayanlar ne kadar mutlu. Ve insan olarak alçakgönüllü bir hizmetkârın dış görünüşüne bürünüyorsa bunun nedeni, bu alçakgönüllü görünümün hepimizin durumunu göstermesi, hiç kimsenin kendini O'na yaklaşmadan ayrık tutulduğuna inanmaması ve bunun için saygınlığa gereksinim olmadığına inanması içindir. Aslında Tanrı alçakgönüllü olandır. Şöyle diyor: Bana doğru görününüz ve insanın ne olduğuna iyice inanınız; ama aynı zamanda dikkatli olun, aynı zamanda Tanrı'yım.. .ve benden hiç rahatsız olmayanlar çok mutludur. Ya da tersine'-Babamla ben bir bütünüz ve bununla birlikte ben bu yoksul, bu alçakgönüllü, bu insan şiddetine terk edilmiş kimsesiz insanım... ve benden rahatsız olmayanlara ne mutlu. Ve yoksul bir insan olan ben, aracılığımla sağırlar duyuyorlar, körler görüyorlar ve sakatlar yürüyorlar ve cüzzamlılar iyileşiyor ve ölüler dinliyorlar...evet, benden hiç rahatsız olmayanlar çok mutludur. Bu nedenle İsa'nın bu sözünün, İsa'nın son yemeğinin sözleri olan "Herkes kendini incelesin" sözü kadar olmasa da çok fazla önemi vardır. Çünkü bunlar İsa'nın kendi sözcükleridir ve özellikle biz Hıristiyanlara aralıksız
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
"Yalnızlık gereksinimi her zaman içimizde tinsel bir yan olduğunu kanıtlar ve bu tinselliği ölçmemizi sağlar. "Kuş beyinli insanlar sürüsü, birbirinden ayrılamayanların kalabalığı" bu gereksinimi o kadar az hisseder ki muhabbet kuşları gibi yalnız kaldıkları an ölürler! Kendilerine şarkı mırıldanmadıkça uyumayan küçük çocuklara benzerler! Onlara yemek, içmek, uyumak, dua etmek ve âşık olmak, vs. için gerekli toplumsallığı sağlayan şarkı nakaratlarına gereksinimleri vardır. Ama ne Antikçağ ne de Ortaçağ bu yalnızlık gereksinimini göz ardı etmiyordu, ifade ettiği şeye saygı gösteriliyordu. Çağımız, sonu gelmeyen toplumsallığı ile yalnızca suçlulara uygulamayı bildiği yalnızlık karşısında titremektedir. Günümüzde kendini ruhuna terk etmek bir suçtur ve o hâlde yalnızlığın âşığı insanlarımızın suçlularla birlikte aynı kategoride sayılmasından daha normal hiçbir şey yoktur."
"Aslında ne istediği üzerine düşünmek. Kendi alışkanlıklarına ve beklentilerine, ama öncelikle başkalarının beklentilerine ve tehditlerine göğüs germek için sınırlı, tükenen zamanın güç kaynağı olduğunun bilincinde olmak. Yani zamanın geleceği kapayan değil açan bir şey olduğunun. Böyle yorumlandığında, güçlüler için, zorbalar için bir tehlikedir yukarıdaki uyarı; onlar ezilenlerin arzularına kulak verecek kimse olmamasını isterler, kendileri bile dinlemesin isterler. “Ne diye düşüneyim onu, son sondur, ne zaman gelecekse gelir, neden söylüyorsunuz bunu bana, en ufak bir şeyi değiştirmez ki.”
“Sevgiye inanmazdı. Hatta kaçınırdı o kelimeden. Kitsch bulurdu. Şu üç şey dışında bir şey yok derdi: Arzu, hoşnutluk ve güvenlik duygusu. Bunların hepsi geçiciydi. En geçici olanı da arzuydu, sonra hoşnutluk geliyordu ve ne yazık ki güvenlik de, yani birinin yanında kendini korunmuş hissetmek de, günün birinde dağılıp giderdi. Hayatın olmayacak talepleri, baş etmemiz gereken her şey, ne yazık ki pek çoktular, çok güçlüydüler, bu yüzden duygularımız yara almadan uğraşamazdık onlarla. Bu yüzden sadakat önemliydi. Onun bir duygu olmadığını söylerdi, bir arzuydu o, bir karardı, ruhun taraf tutmasıydı. Karşılaşmaların tesadüfiliğini ve duyguların rasgeleliğini bir zorunluluğa dönüştürürdü. Bir tutam sonsuzluk, derdi, sadece bir tutam, ama olsun. Yanıldı. İkimiz de yanıldık. Daha sonra, Lizbon’a dönüşümüzden sonra, insanın kendine karşı sadakati diye bir şey olup olmadığı sorusu kafasını sık sık kurcaladı. İnsanın kendinden de kaçmaması sorumluluğu. Ne zihninde ne de gerçekte. İnsanın kendinden artık hoşlanmasa bile kendi tarafını tutmaya hazır olması. Kendini değiştirip başka türlü yazmayı ve sonra bu yazdıklarının gerçeğe dönüşmesini sağlayabilmeyi çok isterdi. Ancak çalışırken katlanabiliyorum artık kendime, diyordu.”
" İnsanın kendisini tam anlamıyla kavrayabilmesinin en iyi yolunun bir başkasını tanımayı ve anlamayı öğrenmek olması mümkün müydü? Hayatı bambaşka bir çizgi izlemiş, bambaşka bir mantığa sahip olmuş birini? Bir başka hayata duyulan merak, insanın kendi zamanının tükenmekte olduğunun bilincinde olmasına nasıl uyardı?"