Nimet Tanrıver

Nimet Tanrıver
@devilone
"insanın kan bağından ataları olduğu gibi edebiyat dünyasından da ataları vardı ve bunlar insana tarz ve mizaç olarak ilkinden daha da yakın olabiliyor, üzerinde çok daha bariz bir etki bırakabiliyordu." Oscar Wilde
Zarif bir hayat tarzı " İspanya’nın Emevi halifeleri, sayısız gösterişli objeden de anlaşılacağı üzere, varlıklı ve zarif bir hayat tarzını teşvik eder. Sanatı himaye etme isteği, Akdeniz’in doğu bölgelerinin sanatsal üretimini örnek alma ve benzerini yapma isteğinden kaynaklanır. Bu bölgelerle ticari ilişkilerin artması, sanat alanındaki örneklerin değiş tokuşuna ve yayılmasına neden olur. Böylece Kurtuba ve Medine el-Zehra şehirleri başta olmak üzere Endülüs, gösterişli objelerin üretim ve tüketim yeri haline gelir. En değerli ürünler tekstil, metal, seramik ve fildişi alanında üretilir. Fildişi eserler arasında esanslar için kap olarak kullanılan oyma kutular ve kutsal ekmek kutuları yer alır. Bezemeler hem Kûfi yazıyla Arapça harflerle yazılmış yazıtlardan hem de figürlerden oluşur; bunlara eklenen bitki motifleriyle geç antikçağın ve Bizans başta olmak üzere Doğu sanatının etkisini yansıtır. Paris’te Louvre Müzesi’nde (inv. AI4068) üzerinde kimin için yapıldığının yazıldığı (III. Abdürrahman’ın oğlu el-Muğire) bir yazı olduğundan tarihi belirlenebilen (968) bir kutsal ekmek kutusu muhafaza edilmektedir."
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
"Endülüs: Emevi Hâkimiyetindeki İspanya’da Mimarlık ve Uygulamalı Sanatlar Bazı kaynaklarda bu konuda farklı bilgiler bulunuyorsa da, 711 yılı çoğu kişi tarafından İber Yarımadası’nda İslam hâkimiyetinin başlangıcı sayılır. Yarımadayı fetih süreci, Vizigot Krallığı’nın iç mücadeleler, dini sorunlar ve Bizanslılarla ihtilaflardan dolayı zayıf düşmüş olmasından dolayı Müslümanların genişleme dönemlerinin en hızlı ve etkin askeri girişimlerinden biridir. Kuzey Afrika’dan yola çıkan birkaç keşif seferinden sonra Müslümanlar, Arap ve Berberi kökenli bir orduyla Wadi Lakka’da Roderik’in (VII-VIII. yüzyıllar) ordusunu yenmeyi başarır ve Vizigotların başkenti Toledo’nun hâkimiyetini ele geçirirler. Bu tarihten itibaren İspanya’nın orta-güney bölgesinde (Endülüs) Şam Emevi Halifeliği’ne (661-750) bağlı bir vilayet (711-756) oluşturulur. Bu ilk dönemde hem Arap-İslam (Suriye-Filistin, Mezopotamya) hem de Berberi unsurlarla yerel unsurlar (İberler, Bizans ve Geç Roma dönemi halkı) arasında gerçekleşen olağanüstü kültürel kaynaşmadan geriye sanat alanında fazla örnek kalmamıştır. Ancak Endülüs’te yeni bir darphanenin var olduğu bilinir: 711 yılında bile Kuzey Afrika modellerine dayalı paralar basılır ve 716 yılından itibaren Latince ve Arapça olmak üzere iki dilde yazılara yer verilir. Kurtuba’daki Ulu Cami Abbasi hanedanının (750-1258) gerçekleştirdiği katliamdan kaçmayı başaran, Emevi hanedanının hayatta kalan son üyesi Abdürrahman (731-788) 755 yılında Endülüs’e ulaşır, Suriyeli ve Berberi göçmenlerin desteğiyle Kurtuba’da özerk Endülüs Emirliği’ni kurar (759-929). Bu dönem, İslam sanatının İspanya’daki en verimli dönemlerinden birinin başlangıcını oluşturur. I. Abdürrahman’ın isteğiyle Kurtuba’ya inşa edilen Ulu Cami, Emevi Hanedanının hâkimiyetinin simgesidir. Emirliğin
Balbec'in kendisi de, benim hayallerimdeki Balbec'ten çok farklıydı; fırtınalı günlerde, Françoise'ın, beni Champs-Elysees'ye götürürken, kafama kiremit düşmesin diye duvar dibinden yürütmediği ve inleye inleye gazetelerdeki felaket haberlerini, batan gemi haberlerini anlattığı o en rüzgârlı günlerde, sık sık Balbec'i hayal ederdim. Hayattaki en büyük arzum, denizde bir fırtına görmekti; bu benim nazarımda, güzel bir görüntüden çok, doğanın gerçek yaşantısının bütün çıplaklığıyla göründüğü bir andı; daha doğrusu, benim nazarımda güzel görüntüler, benim zevkim için yapay olarak düzenlenmemiş, kaçınılmaz ve değişmez olduklarını bildiğim görüntüler, yani doğa manzaralarının ve yüce sanatın güzellikleriydi. Merak ettiğim, öğrenmek istediğim şeyler ise, kendimden daha gerçek olduğunu düşündüğüm şeylerdi; bana büyük bir dâhinin düşüncesini biraz olsun açıkladıkları için ya da kendi halindeki doğanın, insan müdahalesi olmadığında ortaya çıkan gücünü ve zarafetini gösterdikleri için değer verdiğim şeylerdi. Nasıl ki annemizi kaybetmişsek, onun fonografta tek başına dinlediğimiz o güzel sesi, bizi teselli edemezse, ben de mekanik bir fırtına taklidini, Uluslararası Fuardaki ışıklı fıskiyeleri seyredercesine bir kayıtsızlıkla seyrederdim. Fırtınanın tamamen gerçek olması için, kıyının da, yakın zamanda belediye tarafından inşa edilmiş bir mendirek değil, doğal bir kıyı olmasını isterdim. Zaten doğa, içimde uyandırdığı bütün duygulardan ötürü, insanların mekanik icatlarının tam tersiymiş gibi geliyordu bana. Bir doğa parçası insanların izini ne kadar az taşıyorsa, benim ruhumun genişlemesine o kadar çok imkân tanıyordu. Balbec ismini ise, "batan gemileriyle ünlü, yılın altı ayı boyunca sisten bir kefene bürünüp dalgaların köpüğüne gömülen o kasvetli kıyılara" çok yakın bir
"lişkilerinin ilk günlerinden beri fark etmediği ve herhalde hafızasının da, o uyurken, o günlere gidip ilk izlenimlerini aradığı bütün özelliklerini yeniden gördü. Ve zaman zaman, artık kendini bedbaht hissetmediği, bu arada ahlâk düzeyinin de düştüğü anlarda ortaya çıkan o eski kaba sabalığıyla kendi kendine haykırdı: "Hayatımın onca yılını hasrettiğim, uğruna ölmek istediğim, en büyük aşkımı yaşadığım kadın, aslında hoşuma gitmeyen, tipim bile olmayan bir kadınmış meğer!"
"Yüksek sosyete mensuplarının da kusurları vardır, bu kusurları kimse benim kadar iyi bilemez, ama her şeye rağmen, bazı şeyleri yapacak kadar alçalmaları da mümkün değildir. Tanıdığım seçkin kadınlar mükemmel olmaktan çok uzaktılar, ama temeldeki incelikleri, davranışlarındaki dürüstlük, hangi koşullarda olursa olsun, hainlik etmelerini engellerdi; tek başına bu bile, Verdurin cadalozuyla aralarında uçurumlar olması için yeterlidir. Verdurin! Ne biçim soyadı! Doğrusu hiçbir eksikleri yok, kendi çizgilerinde mükemmel sayılırlar! Tanrıya şükürler olsun, bu rezillerle, ayaktakımıyla iç içe bulunmaya yeterince tenezzül ettim, bir son vermek gerekiyordu artık."