Balbec'in kendisi de, benim hayallerimdeki Balbec'ten çok farklıydı; fırtınalı günlerde, Françoise'ın, beni Champs-Elysees'ye götürürken, kafama kiremit düşmesin diye duvar dibinden yürütmediği ve inleye inleye gazetelerdeki felaket haberlerini, batan gemi haberlerini anlattığı o en rüzgârlı günlerde, sık sık Balbec'i hayal ederdim.
Hayattaki en büyük arzum, denizde bir fırtına görmekti; bu benim nazarımda, güzel bir görüntüden çok, doğanın gerçek yaşantısının bütün çıplaklığıyla göründüğü bir andı; daha doğrusu, benim nazarımda güzel görüntüler, benim zevkim için yapay olarak düzenlenmemiş, kaçınılmaz ve değişmez olduklarını bildiğim görüntüler, yani doğa manzaralarının ve yüce sanatın güzellikleriydi.
Merak ettiğim, öğrenmek istediğim şeyler ise, kendimden daha gerçek olduğunu düşündüğüm şeylerdi; bana büyük bir dâhinin düşüncesini biraz olsun açıkladıkları için ya da kendi halindeki doğanın, insan müdahalesi olmadığında ortaya çıkan gücünü ve zarafetini gösterdikleri için değer verdiğim şeylerdi.
Nasıl ki annemizi kaybetmişsek, onun fonografta tek başına dinlediğimiz o güzel sesi, bizi teselli edemezse, ben de mekanik bir fırtına taklidini, Uluslararası Fuardaki ışıklı fıskiyeleri seyredercesine bir kayıtsızlıkla seyrederdim.
Fırtınanın tamamen gerçek olması için, kıyının da, yakın zamanda belediye tarafından inşa edilmiş bir mendirek değil, doğal bir kıyı olmasını isterdim.
Zaten doğa, içimde uyandırdığı bütün duygulardan ötürü, insanların mekanik icatlarının tam tersiymiş gibi geliyordu bana. Bir doğa parçası insanların izini ne kadar az taşıyorsa, benim ruhumun genişlemesine o kadar çok imkân tanıyordu.
Balbec ismini ise, "batan gemileriyle ünlü, yılın altı ayı boyunca sisten bir kefene bürünüp dalgaların köpüğüne gömülen o kasvetli kıyılara" çok yakın bir