Nimet Tanrıver

Nimet Tanrıver
@devilone
"insanın kan bağından ataları olduğu gibi edebiyat dünyasından da ataları vardı ve bunlar insana tarz ve mizaç olarak ilkinden daha da yakın olabiliyor, üzerinde çok daha bariz bir etki bırakabiliyordu." Oscar Wilde
Goethe. — Bir Alman olayı değil, bir Avrupa olayı: on sekizinci yüzyılı doğaya bir geri dönüşle, Rönesans'ın doğallığına bir yükselişle aşma yolunda muaazzam bir deneme, yüzyılın cephesinden bir tür kendini aşma. — Goethe o yüzyılın en güçlü içgüdülerini barındırıyordu: duyarlılık, doğaya tapma, tarihselliğe karşı olma, idealistlik, gerçekdışılık ve devrimcilik (— sonuncusu yalnızca gerçekdışılığın bir biçimidir), tarihten, doğa biliminden, Antik Çağ'dan ve de Spinoza'dan, özellikle de pratik etkinlikten yararlandı; kendini sınırlı ufuklarla çevreledi; yaşamdan kopmadı, içine girdi; başarısız değildi ve olabildiğince çok şey aldı üstüne, üzerine, içine. İstediği bütünsellikti; aklın, tenselliğin, duygunun, istencin (— Goethe'nin öncülü olan Kant'ın vaaz ettiği, en ürkütücü skolastikte) birbirinden ayrı oluşuyla savaştı; kendini bir bütünlük olarak disipline etti, kendini yarattı...Goethe, gerçekdışı zihniyetli bir çağın ortasında, inanmış bir gerçekçiydi: bu konuda kendisiyle akraba olan her şeye evet dedi, — Napolyon adındaki o ens realissimum'dan daha büyük bir yaşantısı olmamıştı. Goethe güçlü, iyi yetişmiş, her bedensel olayda becerikli, kendi kendini dizginleyebilen, kendisine saygısı olan bir insan tasarlıyordu, doğallığın tüm kapsamını ve zenginliğini kendine yakıştırabilen, bu özgürlük için yeterince güçlü bir insan; zayıflığından değil, güçlülüğünden dolayı hoşgörülü insan: ortalama karakterin yok oluşuna neden olacak şeyi, kendi yararı için kullanmasını bildiği için; artık kendisi için yasaklanmış hiçbir şey bulunmayan insan, yoksa bir zayıflık olurdu bu, ister günah, ister erdem denilseydi adına... Böyle özgürleşmiş bir tin, neşeli ve güvenen bir meşumlukla duruyor evrenin ortasında, yalnızca bireyin horgörülesi olduğu, her şeyin bütünde çözüldüğü ve
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Yılların sesi. Ergenlerin, konuşurken, överken, suçlarken kullandıkları ses tonu yaşlı olanları hoşnut kılmaz, çünkü çok yüksektir, ama aynı zamanda, boşluk nedeniyle rezonans kazanan mahzendeki bir ses gibi boğuk ve anlaşılmazdır. Ergenlerin düşündükleri, kendi doğalarının bütünlüğünde dışarıya doğru akmaz, daha çok etraflarında düşünülenin, söylenenin, övülenin ve ayıplananın uyumsal biçimleri ve yankıları sergilenir. Ama içlerinde duygular, bu duyguların nedenlerinden daha güçlü bir biçimde yankılandığı için (eğilim ve uzaklaşmaya ait), tekrar duygularını dile getirdiklerinde, neden yokluğunu veya ve kıtlığını belli eden bu boğuk, çınlayan ton ortaya çıkar. Daha olgun yılların tonu daha canlıdır, keskin biçimde vurgulanır, çok yüksek değildir, ama açıkça ortaya konan her şey gibi çok uzağa ulaşır. Sonunda ileri yaş sese bir incelik ve hoşgörü sağlar ve onu sanki tatlandırır: tabii ki, bazı durumlarda ekşitir de.
Ezgisiz. Sabit içsel huzur ve uyumlu bir yetenek talebinin çok belirgin olduğu insanlar vardır ki herhangi bir amaç yönelimli eylem onlara ters gelir. Onlar süregelen armonik akortlardan oluşan, yapısal, devingen bir ezginin işaretini taşımayan bir müzik parçasına benzerler. Dışarıdan gelebilecek herhangi bir harekette, kayıkları, armonik ahenk denizinde hemen yeni bir denge kazanır. Modern insanlar, bir şey olmayan, ama bir şey olmadıkları onlara söylenmeyen bu kişilerle karşılaşma konusunda özellikle sabırsızdırlar. Bazı ruh hallerinde, yine de varlıkları şu sıra dışı soruyu uyandırır: neden ezgi olsun ki? Yaşam kendisini huzur içersinde derin bir gölde yansıtınca neden tatmin olmuyoruz? Orta çağlar, şimdiki çağlara göre bu doğalar açısından daha zengindi. Çalkantının ortasında kendi içinde bu kadar huzur ve neşe içersinde yaşayan ve Goethe gibi kendisine 'En iyisi içinde yaşadığım ve dünyaya karşı geliştiğim ve elimden, ateşle kılıçla alamayacakları derin sessizlik' diyen bir insana ne kadar az rastlayabiliyoruz?
Yalnız insanlar. Bazı insanlar kendileriyle yalnız kalmaya alışıktırlar ve kendilerini başkalarıyla karşılaştırmazlar, ama sakin, neşeli bir havada kendileriyle konuşurlarken, hatta gülerken monolog yaşamlarını sürdürürler. Ama eğer kendilerini başkalarıyla karşılaştırmaya zorlanırlarsa, kendilerini derin bir düşünceyle küçümseme eğilimine girerler: öyle ki, tekrar diğerlerinden kendileri hakkında iyi ve adil fikirler edinmeyi öğrenmeye zorlanmaları gerekecektir. Bu öğrenilmiş fikri bile, hep azaltmak veya eksiltmek isteyeceklerdir. Bu nedenle, bazı insanlara yalnızlıkları verilmelidir ve sıklıkla olduğu için bu nedenle aptalca biçimde onlara acınmamalıdır.
Odasında yıkık dökük, çirkin bir Cape Cod evinin resmi asılıymış. Arkadaşları "Bu çirkin şeyi niye burada tutuyorsun?" diye sorduklarında, "Çirkin olduğu için beğeniyorum," diye cevap verirmiş. İşte bütün hayatı böyleydi Bull'un. Bir ara New York'ta, 60. Caddedeki izbe evlerden birinde oturuyordu; ziyaretine gitmiştim; başında melon şapka, sırtında çıplak etine giymiş olduğu yelek ve ayağında çizgili pantalonla açmıştı kapıyı; elinde içi kuş yemi dolu bir kap vardı; yemi sigaraya sarabilmek için lapa haline getirmeye çalışıyordu; kodeinli öksürük şurubunu kaynatıp katılaştırmayı da denemiş ama başaramamıştı. Kucağında Shakespeare'le kendi deyimiyle "Ölümsüz Ozan"la saatler geçirirdi. New Orleans'a yerleştikten sonra kucağında Maya Elyazmaları'yla saatler geçirir olmuştu, sürekli konuşmasına rağmen kitap orada açık duruyordu. Bir defasında "Öldüğümüz zaman ne olacağız acaba?" diye sormuştum. "Ölmüşsen ölmüşsündür zaten," diye cevap vermişti. Odasında, psikanalistiyle birlikte kullandıklarını söylediği bir zincir takımı vardı: narkoanaliz yapmayı deniyorlarmış, Old Bull'un peşpeşe kendini gösteren ve iyiden kötüye doğru sıralanan yedi ayrı kişiliği olduğunu keşfetmişler, en sonuncusu azgın bir geri zekalıymış, işte o aşamada bu zincirlerle zaptedilmesi gerekiyormuş, en üst düzeydeyken bir İngiliz lorduymuş, en altta o geri zekalı, ortada ise başkalarıyla beraber kuyrukta bekleyen ve "Bazıları piçtir, bazıları değildir, sebep bu," diyen ihtiyar bir zenci.