Nimet Tanrıver

Nimet Tanrıver
@devilone
"insanın kan bağından ataları olduğu gibi edebiyat dünyasından da ataları vardı ve bunlar insana tarz ve mizaç olarak ilkinden daha da yakın olabiliyor, üzerinde çok daha bariz bir etki bırakabiliyordu." Oscar Wilde
"bir genç kıza aşık olan bir ırmak hakkında eski bir masal vardır. benim ruhumda sana bir ırmak gibi aşık. bir bakıyorsun, sakinleşmiş ve görüntünü ta derinde pırıl pırıl yansıtıyor; bir bakıyorsun, yansımanı yakaladığını sanıp dalgalarını köpürtüyor sen kaçmayasın diye; bir bakıyorsun, yüzeyini hafifçe dalgalandırıp oradaki aksinle oynuyor, bazen onu kaybediyor, o zaman dalgaları kararıyor, kederleniyor. - benim ruhum da tıpkı böyle, sana aşık bir ırmağa benziyor."
Reklam
Senin bakışın içimdeki kendimi bulmayı öğretti bana; seninle ilgisi olmayan her şeyi unutulup tükenmeye bıraktım ve sonra çok eski, olağanüstü genç, temel bir yazı keşfettim; sana olan aşkımın benim kadar eski olduğunu keşfettim.
İsa’yı dışarı çıkardılar ve Golgota diye bilinen tepeye götürdüler. Gücü kuvveti yerindeydi ama çarmıhın ağırlığıyla kısa süre sonra bacakları zayıf düştü, Romalı yüzbaşı, onları seyreden adamlardan birine suçluyu bu yükten kurtarmasını emretti. Kalabalık ıslıklar çalmaya, küfürler yağdırmaya devam ediyordu, ama ara sıra dudaklarından merhamet sözleri dökülenler oluyordu. Havarilere gelince, sersem gibi yürüyorlardı. Bir kadın Petrus’u durdurdu ve dedi ki, Sen de Celileli İsa ile birlikteydin, ama o inkâr etti, Ne diyorsun be kadın, neden bahsettiğini anlamıyorum, sonra da kalabalığın içine saklanmaya çalıştı, az sonra aynı kadınla tekrar karşılaştı, ve kadın bir kez daha sordu, Sen İsa’yla birlikte değil miydin, ve Petrus bir kez daha inkâr etti, bu kez bir de yeminle, Yemin ederim tanımıyorum o adamı. Ve üç sayısı Tanrı’nın pek beğendiği bir sayı olduğundan, Petrus’a üçüncü kez aynı soru soruldu, ve o da üçüncü kez inkâr etti, dedi ki, Tanımıyorum o adamı. Kadınlar İsa ile birlikte Golgota’ya gitti, iki yanında birkaç kadın vardı ama aralarında ona en yakın olan Mecdelli Meryem’in ona ulaşmasına izin verilmedi, askerler ikisi şimdiden acıdan inleyen adamlar tarafından doldurulan üç çarmıhtan uzak tutmaya çalıştıkları herkese yaptıkları gibi, onu da bir kenara ittiler, üçüncü çarmıh o an gök kubbeyi yerinde tutan uzun, dimdik bir sütun gibi yükseliyor, kurbanını bekliyordu. İsa’ya yere yatmasını emreden askerler, adamın kollarını kalasa gerdi. İlk çivi çakılır çivi bilekteki iki kemiğin arasından eti delerek ilerlerken, ani bir ürperti onu geçmişe götürüyor, babasının acısını çekiyor, kendisini babası Seforis’te kendini nasıl gördüyse öyle görüyor. Sonra diğer bileğine de bir çivi çaktılar, askerler kalası direğe yerleştirmek için havaya kaldırırken ilk kez etinin
İsa balıkçılarla balığa çıktığında, Mecdelli Meryem kıyıda, ya da eğer yakında bir tepe varsa, kayığın takip ettiği rotayı rahatça seyredebilmek için tepede, bir taşa oturup İsa’yı bekliyor. Artık balıkçılık öyle uzun zaman harcamayı gerektiren bir iş değil, çünkü bu gölde asla bu kadar çok balık olmadı. Adeta balık dolu bir sepetin içine ellerini daldırıyorlar. Ama tabii her zaman bu kadar talihli değiller, çünkü İsa onları bıraktığında, sepete daldırılan eller boş dönüyor, kollar tekrar tekrar ağ atmaktan bitkin düşüyor ama gölden bir-iki balıktan fazlası çıkmıyor. Celile Denizi’nin batı yakasındaki tüm balıkçılar, umutsuzluk içinde İsa’nın peşinden koşuyor, yalvarıyor, yardım istiyorlar, hatta bazen onu Paskalya’dan önceki pazar gününün coşkusuyla, törenlerle, çiçeklerle karşılıyorlar. Ama insanın hamuru bozuktur, kıskançlık ve fenalığın yanında az da iyi niyet ve hayırseverlikten yoğrulan bu hamurun mayası, kötülüğü azdırıp iyiliği bastıran korkudur. Balıkçılar çok geçmeden birbirine girdi, köyler köylerle kanlı bıçaklı oldu, herkes İsa’yı kendi köyüne istiyor, kimse diğer köylerin aç kalmasını umursamıyordu. Kavgaya tutuştuklarında İsa çöle çekiliyor, ancak hatalarını kabul edip özür dileyerek bağlılıklarını bildirdikleri zaman geri dönüyordu. Ama doğu yakasındaki balıkçıların, ya da farklı yerlerden gelip farklı inançlara sahip olan, bu bölgede yoğun olarak yaşayan yabancıların, neden elçiler göndermediğini, neden balıkların halklar ve topluluklar arasında adilane biçimde paylaşılması için bir anlaşma talebinde bulunmadığım asla öğrenemeyeceğiz. Suyun diğer tarafındaki balıkçı köyler de bir olup karanlık çöktükten sonra ağlar ve kargılarla yüklü tekneler göndererek İsa’yı kaçırabilir, böylece kendileri refaha uzanırken batı yakasını sefalete terk edebilirlerdi.
"Ben, dedi, bir şeye özlem duydum mu, ne yaparım bilir misin? Bir daha hatırlamayacak kadar bıkıp da kurtulmak için yerim, yerim... Ya da tiksintiyle hatırlamak için. Bak bir zamanlar çocukken, kirazlara karşı anlatılmaz bir tutkum vardı. Param olmadığı için azar azar alıyor, yiyor, yine istiyordum. Gece gündüz kiraz düşünürdüm, salyalarım akardı; işkenceydi bu! Günün birinde, kızdım mı, utandım mı, bilmiyorum; baktım ki kirazlar bana istediklerini yaptırıyorlar ve beni rezil ediyorlar, ne plân kurdum bilir misin? Geceleyin yavaşça kalktım, babamın ceplerini yokladım, gümüş bir mecidiye bulup çaldım. Sabah sabah da kalktım, bir bahçeye gidip bir sepet dolusu kiraz satın aldım. Bir çukurun içine oturup başladım "yemeğe. Yedim, yedim, şiştim, midem bulandı, kustum. Kustum patron. O zamandan beri de kirazlardan kurtuldum; bir daha gözüme görünmelerini bile istemedim. Özgür oldum. Artık kirazlara bakıp şöyle diyordum: Size ihtiyacım yok! Şarap için de aynı şeyi yaptım, sigara için de. Hâlâ içiyorum ama, istediğim anda «harp» diye bıçakla keser gibi kesiyorum. Tutku bana egemen olamamıştır. Yurdum için de aynı şey. Hasret çektim, bıktım"