Bir bakış bakar, kaybolur bütün acılar
diyen Troyalı ihtiyarların heyecanı değil, onun tam zıddı, "Nasıl olur, onca kaygı, onca keder, onca çılgınlık, bunun için miydi?" dedirten bir şaşkınlıktı.
İtiraf etmek gerekir ki, sevdiğimiz birine ıstırap çektirmiş, hayatını altüst etmiş, bazen de ölümüne sebep olmuş kişiyi görünce, bu tür bir tepki göstermek, Troyalı ihtiyarların tepkisinden çok daha yaygındır; dahası, olağan tepki budur.
Bunun sebebi, ne aşkın kişisel olması, ne de kendimiz âşık değilken, doğal olarak aşktan kaçınılabileceğini düşünmemiz ve başkalarının çılgınlığı üzerine felsefe yapmamızdır.
Hayır, sebebi şudur: Aşk, bunca ıstıraba yol açtığı bir noktaya geldiğinde, kadının çehresiyle âşığın gözleri arasında duran duyulardan oluşan yapı –bir çeşmeyi gizleyen kar tabakası gibi kadının çehresini saran ve gizleyen devâsâ acı kozası– o kadar yükselmiştir ki, âşığın bakışlarının ulaştığı, haz ve acıyla karşılaştığı noktayla, başkalarının gördüğü nokta arasındaki mesafe, gerçek güneşle, bizim gökyüzünde, yoğunlaşan ışığı yüzünden onu gördüğümüz yer arasındaki mesafe kadar büyüktür.
Üstelik bu süre boyunca, sevilen kadının en feci başkalaşımlarını âşığın nazarında görünmez kılan acı ve sevgi kozasının ardındaki çehre, yaşlanacak ve değişecek vakti bulmuştur.
Öyle ki, âşığın ilk gördüğü çehre, sevmeye ve acı çekmeye başladıktan sonra gördüğü çehreden ne kadar uzaksa, ters yönde, kayıtsız seyircinin şimdi göreceği çehreden de bir o kadar uzaktır. (Robert, genç bir kızın fotoğrafı yerine, yaşlı bir metresin fotoğrafını görse ne olurdu?)
Hattâ bu kadar şaşırmak için, onca felakete yol açan kadını ilk kez görüyor olmamız da gerekmez.
Çoğu kez, büyükamcamın Odette'i tanıması gibi, onu zaten tanırız. O zaman, görüş farklılığı yalnız dış görünüşte değil, kişilik ve şahsi