Nimet Tanrıver

Nimet Tanrıver
@devilone
"insanın kan bağından ataları olduğu gibi edebiyat dünyasından da ataları vardı ve bunlar insana tarz ve mizaç olarak ilkinden daha da yakın olabiliyor, üzerinde çok daha bariz bir etki bırakabiliyordu." Oscar Wilde
Bir bakış bakar, kaybolur bütün acılar diyen Troyalı ihtiyarların heyecanı değil, onun tam zıddı, "Nasıl olur, onca kaygı, onca keder, onca çılgınlık, bunun için miydi?" dedirten bir şaşkınlıktı. İtiraf etmek gerekir ki, sevdiğimiz birine ıstırap çektirmiş, hayatını altüst etmiş, bazen de ölümüne sebep olmuş kişiyi görünce, bu tür bir tepki göstermek, Troyalı ihtiyarların tepkisinden çok daha yaygındır; dahası, olağan tepki budur. Bunun sebebi, ne aşkın kişisel olması, ne de kendimiz âşık değilken, doğal olarak aşktan kaçınılabileceğini düşünmemiz ve başkalarının çılgınlığı üzerine felsefe yapmamızdır. Hayır, sebebi şudur: Aşk, bunca ıstıraba yol açtığı bir noktaya geldiğinde, kadının çehresiyle âşığın gözleri arasında duran duyulardan oluşan yapı –bir çeşmeyi gizleyen kar tabakası gibi kadının çehresini saran ve gizleyen devâsâ acı kozası– o kadar yükselmiştir ki, âşığın bakışlarının ulaştığı, haz ve acıyla karşılaştığı noktayla, başkalarının gördüğü nokta arasındaki mesafe, gerçek güneşle, bizim gökyüzünde, yoğunlaşan ışığı yüzünden onu gördüğümüz yer arasındaki mesafe kadar büyüktür. Üstelik bu süre boyunca, sevilen kadının en feci başkalaşımlarını âşığın nazarında görünmez kılan acı ve sevgi kozasının ardındaki çehre, yaşlanacak ve değişecek vakti bulmuştur. Öyle ki, âşığın ilk gördüğü çehre, sevmeye ve acı çekmeye başladıktan sonra gördüğü çehreden ne kadar uzaksa, ters yönde, kayıtsız seyircinin şimdi göreceği çehreden de bir o kadar uzaktır. (Robert, genç bir kızın fotoğrafı yerine, yaşlı bir metresin fotoğrafını görse ne olurdu?) Hattâ bu kadar şaşırmak için, onca felakete yol açan kadını ilk kez görüyor olmamız da gerekmez. Çoğu kez, büyükamcamın Odette'i tanıması gibi, onu zaten tanırız. O zaman, görüş farklılığı yalnız dış görünüşte değil, kişilik ve şahsi
1000Kitap
Reklam
Bana öyle geliyordu ki, kendi kendime defalarca ezberden okuduğum ve tiyatroda duyduğum dizeler, kendi hayatımda yüz yüze geleceğim yasaların ifadesiydi. Ruhumuzda, ne kadar önem verdiğimizi bilmediğimiz şeyler vardır. Ya da bunlar olmadan yaşıyorsak, onlara sahip olmayı, başaramama veya acı çekme korkusuyla her gün ertelediğimiz içindir. Ben Gilberte'ten vazgeçtiğimi zannettiğimde olan, buydu. Söz konusu şeylerden henüz tamamen kopmamışken –kopuş, bizim zannettiğimizden çok daha sonra gerçekleşir–, örneğin sevdiğimiz kız nişanlanacak olsa, çılgına döneriz, daha önce hüzünlü bir sükûnet hali diye değerlendirdiğimiz hayata tahammül edemeyiz. Ya da, eğer söz konusu şeye sahipsek, onun bize yük olduğunu, ondan kurtulmaya can attığımızı zannederiz; Albertine örneğinde öyle olmuştu. Ama kayıtsız olduğumuz kişi bizi terk etse, artık ona sahip olmasak, yaşamamız imkânsız hale gelir. Phaidra'daki tartışmanın, işte bu iki durumu birleştirdiğini söyleyemez miyiz? Hippolytos gitmek üzeredir. O âna kadar ısrarla Hippolytos'un hıncını körüklemiş olan Phaidra, kendi sözlerine, daha doğrusu şairin kendisine söylettiği sözlere bakılacak olursa, vicdanı yüzünden, ama aslında, işin nereye varacağını göremediği ve sevilmediğini hissettiği için, daha fazla dayanamaz. Hippolytos'a gidip aşkını itiraf eder; benim sık sık ezberden okuduğum sahne de buydu: Müstakbel bir ayrılık sizi bizden çabucak ayıracakmış. Hiç şüphesiz, Theseus'un ölümüyle kıyaslanınca, Hippolytos'un gidişinin, ikincil bir neden olduğu düşünülebilir. Aynı şekilde, birkaç dize sonra, Phaidra'nın, sözleri yanlış anlaşılmış gibi yapmasını: ...Hiç mi umursamaz oldum ben gururumu? ifşaatının Hippolytos tarafından geri çevrilmesine bağlayabiliriz: Hanımefendi, hatırlamaz mısınız? Babam benim Theseus, sizin de kocanız. Ama
1000Kitap
zamanı derin bir acıyla hissediyorum. bir şeyleri bırakıp gitmek beni inanılmaz sarsıyor. birkaç ay yaşadığım zavallı möbleli oda ya da altı gün kaldığım taşra otelindeki masa, hatta bir garda, iki saat oturup tren beklediğim hüzünlü bekleme salonu – tamam, ama hayatın güzel şeylerini terk ettiğimde ve sinirlerimin olanca duyarlılığıyla onları bir daha asla göremeyeceğimi, onlara kavuşamayacağımı, kavuşsak da şu belirli, eşsiz andaki gibi olmayacaklarını düşününce – metafizik bir ıstırap veriyorlar bana. ruhumda bir uçurum açılıyor, tanrı’nın zamanının soğuk nefesi solgun yanağımı okşuyor. zaman! geçmiş! ansızın herhangi bir şey – bir şarkı, tesadüfen burnuma gelen bir koku ruhumda anıların tıpasını çekiveriyor... bir vakitler olduğum, bir daha asla olmayacağım her şey! benim olmuş, gelecekte asla olmayacak şeyler! ve ölüler! çocukluğumda beni onca sevmiş olan o ölüler! adlarını andıkça ruhum buz kesiyor; insan yüreklerinden sürüldüğümü, kendi gecemde yapayalnız kaldığımı, kapalı kapılarının dilsizliğinin karşısında, dilenci gibi ağladığımı hissediyorum.
bulutlar... bugün gökyüzünün farkındayım, ona bakmadığım, daha çok hissettiğim günler de oluyor – çünkü şehirde yaşıyorum ben, şehri barındıran doğada değil. bulutlar... bugün onlar temel gerçeklik ve giderek kapanan gök kaderimi tehdit eden büyük bir tehlike gibi, hiç aklımdan çıkmıyor. bulutlar... uğultu, çıplak bir keşmekeş içinde açıklardan kale’ye, batı’dan doğu’ya geliyorlar, bazen beyaza bulanmış oluyor bu kargaşa, bilmem hangi öncü bulutlara doğru iplik iplik uzanıyor; daha ağır davranan bazı bulutlarsa sesi gayet iyi duyulan rüzgâr onları dağıtmakta gecikince neredeyse kapkara kesilmiş; ve nihayet, dar ev sıraları arasındaki sokak denen yalancı boşlukları gitmeye gönülleri yokmuş gibi gölgeleriyle değil, yavaşlıklarıyla karartırken, kirli bir beyaz karasına döndüler. bulutlar... istemeden varım, istemeden öleceğim. olduğum şeyle olmadığım şey arasında, hayal ettiğim şeyle hayatın beni yaptığı şey arasında bir boşluğum, birer hiç olan şeylerin ortasındaki soyut ve tensel noktayım – ki o şeylerin bir adım ötesinde değilim ben de. bulutlar... hissettiğimde nasıl bir sıkıntı, düşündüğümde nasıl bir rahatsızlık, istediğimde nasıl bir yararsızlık! bulutlar... hâlâ geçiyor bulutlar, bazıları kocaman, evler yüzünden göründüklerinden daha küçük olup olmadıkları anlaşılamadığından, sanki bütün göğü ele geçirecekler gibi geliyor insana; kimilerinin büyüklüğü belirsiz, iki bulutun birleşimi olabilir bunlar ya da ikiye bölünecek tek bir bulut – yükseklerde, yorgun gökte artık hiçbir anlamları yok; kimileri ise küçücük; güçlü şeylerin oyuncağı, saçma oyunlarda kullanılan, bir tarafa yığılmış, yalnız bırakılmış, soğuk, sönmüş toplar gibiler. bulutlar... kendimi sorguluyorum, kendimi bilmiyorum. yararlı tek bir iş yapmadım, sahip çıkabileceğim herhangi bir şey de
Kendini ifade eden, somut bir ruhum var benim. Ya varlık-dışı bir hal içinde durgunlaşırım ya da uyanırım ve bu durumda, tüm varlığımın gözü ansızın açılmışçasına kelimelere yansıtırım kendimi. Düşündüğümde düşünce zihnimde kuru, ahenkli cümleler halinde doğar, onu dile getirmemden önce mi, yoksa söylemiş olduğumu fark etmemden sonra mı aklıma geldiğine emin olamam hiçbir zaman – düşünce salt hayalîdir, kelimelerse kendiliğinden doğar içimde. Benim kafamda bütün heyecanların bir görüntüsü var, düşler ise, bestelenmiş resimlerdir. Yazdıklarım kötü olabilir, ama düşünebileceğim her şeyden katbekat fazla ben’dir onlar. Bazen böyle geliyor. Yaşadım yaşayalı kendimi anlatıyorum, kendimle olan sıkıntılarımın en küçüğü bile, üzerine biraz eğilecek olsam, bir büyünün etkisiyle serpilip ezgili uçurumlarda açan renkli çiçeklere dönüyor hemen.