Nimet Tanrıver

Nimet Tanrıver
@devilone
"insanın kan bağından ataları olduğu gibi edebiyat dünyasından da ataları vardı ve bunlar insana tarz ve mizaç olarak ilkinden daha da yakın olabiliyor, üzerinde çok daha bariz bir etki bırakabiliyordu." Oscar Wilde
"insan sadece yalnız olabildiği sürece, bütünüyle kendisi olur: demek ki, yalnızlığı sevmeyen özgürlüğü de sevmez; çünkü insan ancak yalnız olduğunda özgürdür."
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
birisi bizim için çok değerliyse, bunu ondan bir suçmuş gibi gizlemeliyiz. bu elbette pek sevindirici değildir ama doğrudur. bırakın insanları, köpekler bile büyük dostluklara katlanamazlar.
"İnsan tindir. Ama tin nedir? Tin ben'dir. Ama ben nedir? Ben, kendine bağlı olan bir ilişkidir! daha doğrusu ben, ilişki içinde bu ilişkinin içsel yönelimidir! ben, ilişki olmayıp ilişkinin kendine dönüşüdür. İnsan, sonsuzluk ile sonlunun, geçici ile kalıcının, özgürlük ile zorunluluğun bir sentezidir, kısaca bir sentezdir. Sentez iki terimin ilişkisidir. Bu görüş açısından ben, hâlâ varolmamıştır. İki terim arasındaki bir ilişkide, her terim, bu ilişki ile sürdürdüğü bağıntı aracılığıyla varolduğundan, olumsuz bir birim olan üçüncü bir terim ile olan ilişki ve iki terim, ilişkiye bağlıdır! böylece ruh söz konusu olduğunda, ruh ve bedenin ilişkisi yalnızca yalın bir ilişkidir. Bunun aksine, ilişki yalnızca kendine bağlıysa, bu son ilişki olumlu bir üçüncüdür ve böylece ben'e sahip oluruz. Kendine gönderme yapan bir ilişki, bir ben, ancak kendisi ya da bir başkası tarafından ortaya konmuş olabilir. Kendine bağlanan ilişki başkası tarafından ortaya konursa, kuşkusuz bu ilişki bir üçüncüdür; ama bu üçüncü, hâlâ bir ilişkidir yani tüm ilişkiyi ortaya koyan şeye bağlıdır. Bu şekilde türemiş veya ortaya konmuş böyle bir ilişki insanın ben'idir: Bu, kendine bağlanan ve bu şekilde başkasına bağlanan bir ilişkidir. Buradan gerçek umutsuzluğun iki biçiminin varolduğu olgusu ortaya çıkar. Eğer ben'imiz kendi kendini ortaya koysaydı yalnızca bir umutsuzluk biçimi var olurdu: Kendi olmayı istememek, kendi ben'inden kurtulmayı istemek, ve bu da şu anlama gelmektedir; kendi olmanın umutsuz istenci. Aslında bu formülün belirttiği şey, ben olan ilişki bütününe bağımlılık, daha doğrusu ben'in kendi gücüyle dengeye ve erince ulaşmadaki yetersizliğidir: Ben bunu ancak kendiyle olan ilişkisi içinde, ilişkinin tümünü ortaya koyan şeye bağlanarak yapabilir. Dahası, umutsuzluğun bu
"Shakespeare'i oku... seni titreten çelişkileri göreceksin. Ama gerçek çelişkilerin, dinsel çelişkilerin karşısında Shakespeare bile kaygıyla geri çekilmiş görünüyor. Kendilerini ifade etmek için belki de ancak tanrıların lisanını hoş görüyorlar. İnsanın yoksun bırakıldığı lisan; çünkü bir Grek'in çok iyi söylediği gibi, insanlar bize konuşmayı tanrılarsa susmayı öğretiyorlar. Tanrı ile insan arasındaki bu sonsuz yapı farkı; işte hiçbir şeyin olabilirliğini bertaraf edemeyeceği skandal. Tanrı aşkla kendini insan yapıyor ve bize şöyle diyor: İnsan olmanın ne olduğunu görün; ama şunu da ekliyor: Dikkat edin aynı zamanda ben Tanrı'yım...ve benden hiç rahatsız olmayanlar ne kadar mutlu. Ve insan olarak alçakgönüllü bir hizmetkârın dış görünüşüne bürünüyorsa bunun nedeni, bu alçakgönüllü görünümün hepimizin durumunu göstermesi, hiç kimsenin kendini O'na yaklaşmadan ayrık tutulduğuna inanmaması ve bunun için saygınlığa gereksinim olmadığına inanması içindir. Aslında Tanrı alçakgönüllü olandır. Şöyle diyor: Bana doğru görününüz ve insanın ne olduğuna iyice inanınız; ama aynı zamanda dikkatli olun, aynı zamanda Tanrı'yım.. .ve benden hiç rahatsız olmayanlar çok mutludur. Ya da tersine'-Babamla ben bir bütünüz ve bununla birlikte ben bu yoksul, bu alçakgönüllü, bu insan şiddetine terk edilmiş kimsesiz insanım... ve benden rahatsız olmayanlara ne mutlu. Ve yoksul bir insan olan ben, aracılığımla sağırlar duyuyorlar, körler görüyorlar ve sakatlar yürüyorlar ve cüzzamlılar iyileşiyor ve ölüler dinliyorlar...evet, benden hiç rahatsız olmayanlar çok mutludur. Bu nedenle İsa'nın bu sözünün, İsa'nın son yemeğinin sözleri olan "Herkes kendini incelesin" sözü kadar olmasa da çok fazla önemi vardır. Çünkü bunlar İsa'nın kendi sözcükleridir ve özellikle biz Hıristiyanlara aralıksız
"Yalnızlık gereksinimi her zaman içimizde tinsel bir yan olduğunu kanıtlar ve bu tinselliği ölçmemizi sağlar. "Kuş beyinli insanlar sürüsü, birbirinden ayrılamayanların kalabalığı" bu gereksinimi o kadar az hisseder ki muhabbet kuşları gibi yalnız kaldıkları an ölürler! Kendilerine şarkı mırıldanmadıkça uyumayan küçük çocuklara benzerler! Onlara yemek, içmek, uyumak, dua etmek ve âşık olmak, vs. için gerekli toplumsallığı sağlayan şarkı nakaratlarına gereksinimleri vardır. Ama ne Antikçağ ne de Ortaçağ bu yalnızlık gereksinimini göz ardı etmiyordu, ifade ettiği şeye saygı gösteriliyordu. Çağımız, sonu gelmeyen toplumsallığı ile yalnızca suçlulara uygulamayı bildiği yalnızlık karşısında titremektedir. Günümüzde kendini ruhuna terk etmek bir suçtur ve o hâlde yalnızlığın âşığı insanlarımızın suçlularla birlikte aynı kategoride sayılmasından daha normal hiçbir şey yoktur."