1993 Konsepti: Devlet İçi Tasfiyeler ve Asimetrik Kırılma Yıl Boyunca (1993) 24 Ocak 1993: Gazeteci Uğur Mumcu suikastı. 17 Şubat 1993: Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis’in şüpheli uçak kazası. 17 Nisan 1993: Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın şüpheli ölümü. 2 Temmuz - 5 Temmuz 1993: Madımak Oteli ve Başbağlar katliamları. Bu yıl, devlet içindeki statükocu/ulusalcı kanat ile küresel takvime uyumlu yeni aktörler arasındaki derin çatışmanın; Mehmet Ağar ve Mehmet Eymür eksenli Kontrterör Merkezi, Özel Harp Dairesi ve JİTEM gibi yapılar eliyle yürütülen tasfiyelerin zirve noktası olmuştur.
Tarih
Tarihsel kırılma noktaları arasındaki paralellik, kitle psikolojisinin ve kamuoyu algısının egemen yapılar tarafından nasıl manipüle edildiğini gösteren "güdümlü provokasyon" mekanizmasını çok net ifşa eder. Gerek 1945 ve sonrası Sovyet tehdidi algısının iç piyasaya sunuluş biçimi, gerekse 1955’teki 6-7 Eylül trajedisi, rıza üretimi ve kitlelerin radikal kararlara ikna edilmesi için "istihbarat-medya-iktidar" üçgeninin nasıl senkronize çalıştığının ders kitabı niteliğindeki örnekleridir. 6-7 Eylül: Kusursuz Bir "Özel Harp" Operasyonu İşaret ettiğimiz üzere, 6-7 Eylül 1955 pogromu (etnik temizlik/yağma hareketi), baştan sona kurgulanmış bir psikolojik harp operasyonuydu. Mekanizma aynen belirttiğimiz kronolojiyle işledi: İstanbul Ekspres gazetesi, tirajı normalde 20-30 bin civarındayken, 6 Eylül günü tam 290 bin adet basıldı. Gazetenin sahibi Mithat Perin ve yazı işleri müdürü Gökşin Sipahioğlu’nun koordinasyonunda, "Atamızın evi bombalandı" yalanı, henüz Selanik'ten resmi hiçbir bilgi gelmeden tüm İstanbul’a dağıtıldı. Manşet taşraya ulaştırılmak üzere kamyonlara çoktan yüklenmişti. Bombayı yerleştiren kişinin Selanik Hukuk Fakültesi öğrencisi ve Türk istihbarat ilişkili Oktay Engin olduğu (ki kendisi daha sonra Türkiye'de kaymakamlık ve valilik yapmıştır) Yunan makamlarınca tespit edildi. İstanbul'daki saldırgan kitlelerin ellerindeki sopalar, önceden hazırlanmış gayrimüslim ev/işyeri listeleri ve ulaşım organizasyonu, devlet içindeki kliklerin ve Kıbrıs Türktür Cemiyeti gibi aparatların işin içinde olduğunu net olarak gösteriyordu. Yassıada yargılamalarında Demokrat Parti hükümetinin bu olayları Kıbrıs müzakerelerinde elini güçlendirmek için bir "gösteri" olarak planladığı ancak kontrolü kaybettiği tezi işlendi. Fakat asıl yapısal itiraf, yıllar sonra Özel Harp
Sosyoloji
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Küresel Tasarımın İç Motoru
Küresel Tasarımın İç Motoru: Türkiye’de Sermaye Transferleri, Elit İkameleri ve Aparat Mekaniğinin Krono-Politik Anatomisi (1952 - 2026) Metodolojik Çerçeve ve Deterministik Matris Modern Türkiye’nin makro-tarihsel patikası, salt iç siyasi rekabetlerin, ideolojik polarizasyonların ya da lineer bir demokratikleşme/otoriterleşme anlatısının ürünü değildir. Karşımızda, küresel hegemonyanın yapısal tasarım dalgaları ile yerel sermaye savaşlarının asimetrik bir biçimde birbirinin üzerine katlandığı, yüksek entropili ve deterministik bir matris bulunmaktadır. Bu matrisin en radikal ve dönüştürücü iç motoru, geç Osmanlı döneminden itibaren devletin kurucu unsuru ve iktisadi omurgası olan Rumeli ve Balkan muhaciri (özellikle Yunanistan göçmeni) seküler elit yapının, gücü ve finansı Karadeniz, Kafkas ve Doğu Anadolu kökenli yeni muhafazakâr/milliyetçi ağlara devretmesidir. Bu elit ikamesi, yalnızca yasal bürokrasinin değil; yargı, emniyet, istihbarat, finansman kanalları ve informal güç odaklarını da kapsayan total bir hegemonya transferidir. Bu süreçte hiçbir ideoloji, aktör ya da ittifak statik kalmamış; küresel sistemin bölgesel ajandası ile içerideki kliklerin hayatta kalma arzusu dönemsel aparatlar üzerinden enstrümante edilmiştir. Her aktörün bir "son kullanma tarihi" (expiration date) bulunmakta ve işlevini tamamlayan unsurlar sistem dışına itilmektedir. Aşağıdaki krono-politik hat; bahse konu derin kurumsal kırılmaların, asimetrik tasfiye mekanizmalarının ve büyük servet transferlerinin rasyonel, deterministik ve bütüncül bir dökümüdür. Krono-Politik Hat ve Jeopolitik Kırılma Eşikleri NATO Üyeliği ve Çevreleme Stratejisinin Kurumsal İmzası 18 Şubat 1952 Türkiye resmi olarak NATO’ya kabul edildi. Bu adım, devletin güvenlik bürokrasisinin küresel takvime entegre
Tarih
"SİYASAL İSLÂM" DEĞİL "İSLÂMCI SİYASET"...
(...) Tersinden de delillendirilebilecek anlayış… CIA Ortadoğu Dairesi eski sorumlusu ve Büyük Ortadoğu Projesi baş mimarı Graham Fuller anlatıyor: - "Mısır’daki, diğer Arab ülkelerindeki İslâmî hareket, “İslâm tarîktir” diyor. Yâni “yolumuz odur” diyor. Bunu söyleyebilirler, ama bu isbatlanmış bir gerçek değildir. Hele siyasî bir program hiç değildir. Siyasî hayata katılıp sanat, vergi, sağlık, eğitim, sanayi politikalarının spesifik hatlarını açıklamak zorunda kaldıklarında, lâiklikle barışmaktan başka çare bulamıyorlar. O zaman İslâm’ın arkasına saklanma imkânları kalmıyor. Müşahhas hâle gelmek durumunda kalıyorlar. Müşahhas hâle gelme de uzlaşmayı beraberinde getiriyor. Eğer şiddete başvuran, devleti yıkıp İslâmî diktatörlük kurmak isteyen bir eğilim varsa, ki bu çok olumsuzdur, o zaman demokratik devlet elbette güvenliğini sağlayacak adımları atar. Zâten İslâmî hareketin önündeki en büyük görev de inançları çağa uyarlamaktır. Diğer yandan İslâm’ın bir de özel hayatta yeri var ki, o ayrı bir konu ve her zaman teşvik edilmeli. İster İslâm, ister Hıristiyanlık olsun, din fert hayatındaki ahlâkî değerleri güçlendiriyor. Ama din siyasete soyununca o zaman gerçekçi bazı “tavizler” vermesi gerekiyor. Biz söyleyince anlamayanlar, belki Amerikalı söyleyince uyanır gibi olurlar… Mursî de bunun sıkıntısını çekti, Taliban da çekti, İran da çekiyor… İş öyle “Kur’ân’dan yapacağız, Şeriatı getireceğiz, İslâm’ı hâkim kılacağız” demekle bitmiyor… Dâva, baştanbaşa bir sistem meselesi… Her örgüsü tezatsız bir bütün meselesi… İslâm’ı çağa hâkim kılmanın “vasıta sistemi” meselesi… Bu olmayınca, ya mağara devri hayatına dönmeye “İslâm” deniyor, yahut İslâm dışı sistemlere angaje olunmuş olunuyor… **Bu mevzuda dünyada Büyük Doğu-İBDA‘dan başka örnek ve
Akademya Yazıları
HZ. MUAVİYE'YE "radyallahu anh" DENİLMEZ Mİ? -III-
"Ömer İbnu'l-Hattab (r.a.), Umeyr İbnu Sa'd'ı Humus valiliğinden azledince, yerine Hz. Muaviye'yi (r.a.) tayin etti. Halk: Umeyr'i azledip Muaviye'yi mi tayin etti, diye mırıldandı. Umeyr (r.a.) ise: Muaviye'yi hayırla yâdedin. Zira ben Resulullah aleyhissalatuvesselamın "Allahım onunla (insanlara) hidayetini ulaştır!" dediğini duydum, dedi." Kütüb-i Sitte, Hadis No: 4478 Evvelki yazılarıma yapılan bazı yorumlardan ötürü, daha başlarken bir noktayı açıklığa kavuşturmak istiyorum: Hz. Muaviye'nin "radyallahu anh" denileceklerden olduğu "şu âhirzamana kadar" Ehl-i Sünnet mabeyninde "netameli" bulunmuş bir konu değildir. Mevzuun gerek İmâm-ı Gazalî'nin İhyâ'sında, gerek İmâm-ı Rabbanî'nin Mektubat'ında ve gerekse diğer makbul/muteber kaynaklarımızda nasıl ele alındığını incelerseniz "netameli" hiçbir noktaya rastlayamazsınız. Hz. Muaviye'nin bir Sahabî olarak "hürmete layık olduğu" gayet açıktır. İttifakla da beyânlıdır. Ulemamızın bu meseleyi medar-ı bahs etmeleri, kendi aralarında tartışma konusu olduğundan değil, Şia vb. bid'a fırkaların Mü'minlerin kafalarını/kalplerini karıştırmalarına engel olmak içindir. Elhamdülillah. İşte biz de bugün o salih seleflerimizin izlerini takip ediyoruz. Rabbim, ne bu dünyada ne ötekisinde, dudaklarımızı ayak izlerinden kaldırmasın. Âmin. Bediüzzaman'ın da bu müceddidler kervanının bir halkası olduğunu hatırlarsak, elbette, ondan da bu hak yoldan başkası sâdır olmaz. Başka muradı olamaz. Zâten, Hz. Ali radyallahu anhın duruşunu "azimet" Hz. Muaviye radyallahu anhın duruşunu ise "ruhsat" noktasında ele alması, "her ikisini de" İslâm dairesi içinde gördüğünün delillerinden birisidir. Mezkûr kavramlar hakkında küçük bir özet geçersem: **Azimet "asıl hüküm"dür. Ruhsatsa şartlarına bağlı olarak uygulanabilecek "geçici
Hazreti Muaviye
Soğuk Savaş dünyasının jeopolitik gerçekleri ve Türkiye’nin 1952 yılında NATO’ya üye olma süreci göz önüne alındığında, bahsettiğiniz bu yapının bu topraklarda kök salması yapısal olarak kaçınılmaz bir sonuçtu. İtalya’da Gladio, Yunanistan’da LOK, Belçika’da Glaive olarak adlandırılan ve NATO’nun "stay-behind" (cephe gerisi) operasyonları için kurduğu bu yeraltı ağları, Türkiye’de Kontrgerilla ya da kurumsal adıyla Özel Harp Dairesi (ilk dönemdeki adıyla Seferberlik Tetkik Kurulu) olarak şekillendi. Türkiye’de bu gizli yapının varlığını devletin en üst kademesinde ilk kez yüksek sesle dile getiren kişi, eski Başbakan Bülent Ecevit olmuştur. Ecevit, 1974 yılında Genelkurmay Başkanı Semih Sancar ile yaptığı bir görüşmede, Özel Harp Dairesi’nin varlığından ve bu dairenin bütçesinin o döneme kadar gizli bir ABD fonundan (JUSMMAT) karşılandığından haberdar olur. Ecevit, daha sonraki siyasi anılarında ve konuşmalarında, bu daireye bağlı "vatansever sivil kadroların" bulunduğunu ve bu kadroların bir iç tehdit algısına göre konumlandırıldığını açıkça belirtmiştir. Özel Harp Dairesi Başkanlığı yapmış olan General Kemal Yamak da Gölgede Kalan İzler ve Gölgeleşen Bizler adlı otobiyografisinde, bu yapının işleyişini doğrulamaktadır. Yamak, muhtemel bir Sovyet işgaline karşı Anadolu’nun dört bir yanında gizli silah depoları oluşturulduğunu ve bu silahların yerlerini bilen, sivil hayatta öğretmen, esnaf veya lokal figür olarak yaşayan sivil unsurların sisteme dahil edildiğini yazar. "Dış işgale karşı savunma" amacıyla kurulan mekanizmanın, 1960’ların sonundan itibaren iç siyasete ve yükselen sol dalgaya karşı bir iç güvenlik enstrümanı olarak kullanılmaya başlanmasıdır. Gizli cephanelikler ve devlet içindeki kayıt dışı ağlar, sokaktaki ideolojik kamplaşmayı beslemek için kullanıldı.
Tarih